Sepetim (0) Toplam: 0,00
%30
Varoluşçu Teoloji Aliye Çınar

Varoluşçu Teoloji

Liste Fiyatı : 20,00
İndirimli Fiyat : 14,00
Kazancınız : 6,00
Havale/EFT ile : 13,30
Varoluşçu Teoloji
Varoluşçu Teoloji
İz Yayıncılık
14.00

Paul Tillich, modern ‘Varoluşçu Teoloji’ akımının önemli düşünürlerinden. Akıl ve iman ilkelerinden azami ölçüde istifade ederek, insan, dünya ve Tanrı’yı bütüncül bir şemaya yerleştirmeyi amaç edinen din felsefesi, insanı eksene alan Varoluşçuluğun temel yaklaşımlarını yeniden üretme amacı taşır. Dolayısıyla Tanrı tasavvuru Tillich’in eserlerinde bir Tanrı-insan ilişkisi sorunu olarak çıkar karşımıza.

Bu yaklaşımın mantıksal sonucu olarak Tillich, klasik Teizm’in Tanrı tasavvurunu şiddetle eleştirmiştir. Düşünüre göre, klasik Teizm için Tanrı bir mevcut, bir nesne hatta bir kavramdan ibaret olarak tasavvur edilmektedir. Söz konusu kavrayış tarzı sebebiyle Tanrı’nın varlığı, insan düşüncesiyle özdeşleştirilmekte, dahası bu varlık bir düşünceden ibaret sayılmaktadır. Sonunda, insanın bir akıl varlığından ibaret olduğu fikri hâkim olur. Bu indirgeyici yaklaşım da, insanın seçen ve özgür biçimde kendini gerçekleştiren bir özne olduğunu iptal eder. Çünkü Tillich’e göre, klasik Teizm’in Tanrı’sı, her şeyi bilen ve her şeye egemen olan bir Mutlak Varlık olduğu için bu tasavvurda insan özgürlüğü ve öznelliği için hiçbir alan bırakmamaktadır. Devasa bir âlem makinesini karşı konulmaz bir kontrol kudretiyle yöneten böyle bir Tanrı tasavvuru, insan varoluşunun bütünlük ve özgünlüğünü yok saymak ve onu kendine yabancılaştırmak anlamına gelen derin bir hata içermektedir. Bu hataya karşı Batı düşüncesinde gelişen tepkilerin modern Ateizm’e zemin hazırladığı da hatırlanmalıdır. Nitekim Nietzsche’nin “öldü” dediği Tanrı, klasik Teizm’in insanın varoluşsal bütünlüğünü inkâr eden Tanrı tasavvurundan ibarettir.

Böylesine şiddetle eleştirdiği rasyonel teolojinin bir tür yabancılaşma getirdiğini öne süren Tillich’in alternatif olarak öne sürdüğü Varoluşçu Teoloji, “din, kültür ve sembol” üçlüsü bağlamında ilgi çekici içerimlere sahip görünüyor.

Din felsefesi uzmanı Aliye Çınar, elinizdeki araştırmada ülkemizde çok tanınmayan bu modern Batılı teoloğun temel düşüncelerini tanıma fırsatı sunuyor okuyucuya. Varoluşçu felsefenin, teoloji ve din felsefesine uygulanması ile ortaya çıkan eleştirel düşünceler, bu çalışmada zihinsel bir imkân olarak takdim ediliyor ve okuyucu bu imkânı kullandığında bizzat Tillich’in eleştirisine yönelmiş buluyor kendisini.


YAZARLA KİTABI ÜZERİNE

“Din dili de sorgulanmalı”

Söyleşi: İsmail Doğu, haber7.com, 22 Ocak 2008.

Aliye Çınar, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun. Aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nden yüksek lisans ve doktora yaptı. Lisans tezini Descartes Epistemolojisinde Tanrı’nın Fonksiyonunu çalışan Çınar, yüksek lisansını, yine Kartezyen felsefesine dönük olarak Leibniz’de Tanrı-Âlem İlişkisi konulu bir tezle gerçekleştirdi. Rasyonel teoloji üzerine olan bu çalışmalarından sonra, buna yönelik olan teolojiyi eleştirel bir biçimde ele alan ve farklı bir öngörüde bulunan sembolizm konusuna yönelerek Paul Tillich üzerine doktorasını yaptı. “Paul Tillich’te Din-Sembol İlişkisi” adlı doktora çalışması, İz Yayıncılık tarafından Varoluşçu Teoloji adıyla yayımlandı.
Paul Tillich’in
Morality and Beyond adlı eserini, Tillich’den bazı başka makaleleri de ekleyerek Ahlak ve Ötesi ismiyle derleyip çeviren Aliye Çınar, bu alandaki çalışmalarına halen devam etmektedir. Çınar, Yarın dergisinin yanında, haber10.com’da da yazılarına devam etmektedir.

Varoluşçu teolojiyi diğer teolojik yaklaşımlardan ayıran nedir?


Batı düşüncesinde gerek varoluşçuluk gerekse de bundan beslenen varoluşçu teoloji, idealizme ve rasyonalizme bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Whitehead’in Batı düşüncesini, Platona düşülmüş bir dipnot olarak gördüğünü anımsarsak, varoluşçuluk, insanın ideal bir dünyada değil de, somut bir dünyada yaşadığını vurgulamak istemiştir. İnsanın zaman ve mekanda yaşamasını merkeze alan varoluşçu teoloji, anlatısına Tanrı’dan değil de, insandan başlar. Çünkü insanın dinî ve aşkın bir boyutunun olması, nihayetinde Tanrı’yı devreye sokmadan yapamayacaktır. İdealizmin teolojik yansıması, rasyonel ve doğal teolojidir. Varoluşçu teoloji ise, rasyonel, doğal ve doğaüstücü teolojilere tepki olarak ortaya çıkmıştır. Özellikle rasyonel teoloji açısından düşünecek olursak, onun Tanrısı, kökleri Grek düşüncesine dayanan Varlık tasavvuruna kadar uzanır. Onun Tanrısı, Platoncu Varlık ile Orta Çağ’da Hıristiyanlığın Tanrısının özdeşleştirilmesi sonucu var olmuştur. Esasında o, rasyonel bir ilkedir. Bu Tanrı ile insan arasında ontolojik bakımdan çok mesafe yoktur. Deyim yerindeyse, aradaki göbek bağı akıldır. Bu nedenle, bir rasyonel teoloji örneği olan Farabi düşüncesinde akli melekeleri geliştirerek, Tanrı’dan pay almak mümkündür. En akıllı kişilerin devlet başkanı ya da peygamber olmasının nedeni budur. Bu teoloji sınırlarında konuşursak, Tanrı’nın akıl yürütme biçimleriyle kanıtlanması da mümkündür. Adeta matematiksel bir dünyayı kabul eden rasyonel teolojinin Tanrısı, sadece insan aklının kökenidir. Oysa varoluşçu teoloji, rasyonel teolojinin Tanrısının yılmaz bir zorba olduğunu; mekanik bir dünyada ilerlemesinden dolayı insanın özgürlüğüne yer bırakmadığını söyler. Nietzsche’nin Tanrı’nın ölümünü ilan etmesini kutlu bir zafer olarak kabul eder varoluşçu teoloji. Çünkü rasyonel teolojinin Tanrısı ölü, müsvedde bir Tanrı’dır. Kısacası varoluşçu teoloji, insanın kendini Tanrı’yla ilişkisi sayesinde kavrayacağını, kişiliğin de hayatı aşan bir boyutu anlamaktan geçeceğini söyler.

Tillich’in yerini teolojik düşünce tarihinde kısaca nasıl tanımlarsınız?

Bir teolog olarak Tillich, her ne kadar rasyonalizmi eleştirse de, son tahlilde Hegel ve Schleiermacher’in söylediklerini teolojik açıdan sürdüren yaratıcı bir düşünür. Schleiermacher’in kilisenin dogmalarını kültürel ve geleneksel dokudan ziyade, tarihi teolojinin bir parçası olarak telakki etmesi gibi, Tillich de, bütün insanlık tarihi için geçerli dinî bir cemaatten bahsederken, İsa’ya da son vahiy deyip tam bir pozitivist teolojinin sözcülüğünü yapar. Bu, Hegel’in ‘tarihte akıl’ veya Fukuyama’nın ‘tarihin sonu’ tezini hatırlatmaktadır.

Bir diğer önemli resim, Tillich Batı teolojisinin ve düşüncesinin değerden yalıtılmış varlık tasavvuruna işaret ederek, varlık-değer birliğini önemle vurgulamıştır. Bunu söylerken de şüphesiz imajinasyon olarak kutsal kitabın sevgi ve bilgiyi aynılaştıran tavrı var. Sonuçta Tillich, hem dinin doğasını Tanrı’nın belirlemesini istemekte, bu anlamda ontolojik monizme prim vermemekte, öte yandan da nihai ilgi düşüncesiyle insanı aşamayan bir din ortaya koymaktadır.

Modernizmin bütünü parçalaması ve kategorize ederek indirgemesi olumsuz olarak değerlendirildiğinde, din dili / teolojik dil türü tanımlamaların dil bütünlüğü içindeki yeri nasıl izah edilebilir?

Çok güzel bir soru, teşekkür ederim. Mesele de bu galiba. Modern düşünce, Tanrı’nın yerine kendini ikame edince, salt rasyonalizm içinde tutuklu kaldı. Bunu fark eden modernite eleştirmenleri, mesela Gadamer ve Heidegger dili öne çıkarmaya çalıştılar. Ancak, aklın yerine dili koysalar da, gerçekte kasıtları akıldı. Zira logosentrik bir dünya görüşünden çıkmadılar. Dilin kökeninin yine bizzat dil olduğunu söylediler. Heidegger, dilin, yeryüzü, gökyüzü, tanrılar ve ölümlüleri birbirine bağladığını söylerken; idealistler, aklı ilahlaştırdılar. O ise dili tanrılaştırdı. Oysa dilin kökeni olarak, Tanrısal dilin kabul edilmesi gerekiyordu. Tanrı’nın ‘söz’ ile yaratması, dilin kökenin ilahi söz olduğunu gösterir. Dolayıyla da, dilin sınırlarının düşünceyi aştığı söylenir. Tanrının aşkın boyutu dilde perdelenince, kutsal kitaplardaki anlam depolarını insanın tüketmesi mümkün değildir. Kutsal kitabın, özellikle de Kur’an’ın dili düşünceye yol gösterici metaforlarla doludur. Bu dil, asla tüketilemez ve indirgenmeye meydan okur. Modern insan, Tanrı’yı ve ilahi sözü iptal edince kendine tutuklu kaldı!

Tanrı tasavvurlarındaki bu eleştirel yaklaşım biçimlerinin izdüşümlerini İslam Düşüncesinde bulabiliyor musunuz? Aynı şekilde, Paul Tillich’in farklı yaklaşım biçimi, İslam Düşünce tarihindeki hangi disiplin içinde karşılık bulabilmektedir?

Elbette ikisinin farklı gelenek olduğunu, bu nedenle de problemlerinin ayrı olduğunu işin başında belirtelim. Ancak, Tillich’in teolojik çabası ve din dilinin sembolikliğini vurgulaması, rasyonalizmin altını oymayı hedefler. Bu anlamda oldukça başarılıdır. O, iyi bir yıkım ustasıdır yani eleştirisinde hem haklı hem de isabetlidir. Yerine ne inşa etti diye sorarsanız, bu konuda durmamız gerekir! İslam düşüncesinde de ben, İbn Arabi’yi iyi bir rasyonalite eleştirmeni olarak görüyorum. Meşşai geleneğin bir yapıbozuma uğratılması gerekiyordu. Her ne kadar İbn Arabi, hedefe onları koymadan ilerlese de, aynı noktada buluşulur. O da rasyonel teolojiye meydan okumakta. İbn Arabi kadar benzerlik kuramasak da, Mevlana’yı da sayabiliriz. Özellikle Varlık-değer (sevgi) birliğini vurgulama konusunda Tillich, İbn Arabi ve Mevlana ortak yönlere sahip. Şüphesiz din dili açısında da, benzerlikler var.

Tillich’e göre din, nihai ilgidir. Ancak bu tür söylemlere, ibadet ve muamelat çerçevesini zayıflatmaya götürdüğü düşüncesiyle ihtiyatlı yaklaşanlar bulunmakta. Buna katılıyor musunuz?

Şimdi bu konu eleştirilen bir meseledir. Eleştirenler hem haklı hem de haksız. Haksız, çünkü Tillich’i bulunduğu durum ve koşullarda anlamayıp, kendi perspektiflerinden onu tenkit ediyorlar. Bir kere, o dönem itibariyle, insanın tek boyululuğa mahkûm edilmesinin sancısı çekilmekte ve çözüm aranmaktadır. Sonuçta, M. Eliade’nin insanın dinî bir varlık (homo religious) olduğunu söylemesiyle, Tillich’in insanın nihai ilgili bir varlık olduğunu ifade etmesi, hemen hemen aynı kapıya çıkmaktadır. O, dönemi itibariyle dini sembollerin önemini tekrar gündeme getirerek, sadece bilinç lehine yol alan Batı insanında bilinçle bilinçaltını buluşturma çabasına giriyor. Bu projede, Tanrı’ya onuru tekrar iade edilmek isteniyor. Diğer konu, Tillich, her zaman bir taşla iki ya da daha fazla kuş vurmayı hedeflemiş bir avcıdır. Nihaî İlgi kavramıyla o, aynı zamanda rasyonel teolojinin Varlık anlayışını sarsmayı hedeflemiştir. Çünkü nihai ilgili olan insan olduğuna göre, insanla bunun altını oymayı amaçlamıştır. Ne var ki, sonuçta kazdığı çukura düşmüştür. Çünkü onun düşüncesinde dinin doğasını Tanrı değil insan belirlemektedir. Tillich eleştirilecekse, bir kere onun perspektifine yerleşmemiz gerekiyor. Karanlıkta taş atarak sadece şans eseri hedefi tutturabiliriz. Eleştirilerin haklı olanları sadece meseleyi bir açıdan sezdikleri için kabul edilebilir. Tam olarak alkışlayabilmemiz için, onu kendi yerinde tanımladıktan sonra bu hakka sahip olabiliriz.

Dinin sembolizm içinde algılanışı, bir anlamda dinin oluşum içinde olmasını da beraberinde getirir mi? Eğer öyle ise bu durum, münzel bir din anlayışı içinde nasıl bir yere oturur?

Siz gerçekten güzel sorular hazırlamışsınız. Sembolizm konusu iki uçlu bir bıçak. Bir yandan, lafızcılığın açmazlarından kurtulmaya çalışırken, öte yandan da verilmiş (teklifi) bir dilin zeminini kayganlaştırmaya çalışmaktadır. Burada anlama ile yorum ilişkisi karşımıza çıkmaktadır. İslam düşüncesinde İbn Hazm yorumculuğa karşı çıkarken, oluşum içindeki din fikrine yani sembolizme de pirim vermemiştir. Ancak, o gerçekte şunu söylemek ister: Kur’an’ın anlam dünyasına iman yoluyla giren onun hitabını olduğu gibi anlar. Bunun içinde sembolik boyut olduğu gibi dilin verilmişliği zaten belirleyicidir. Ancak buna sembolik başlığı koymak isabetli değildir. Mesele burada ‘inanarak bilme’ ve ülfet zamkıyla mümkün olduğu için metinle temas sırasında sembolizm hem yoktur, hem de var. Anlayana, “bunu tasnif et” deme yetkisine sahip değiliz. Çünkü o aynı zamanda eylem olmuştur. Dolayısıyla eyleme geçmiş bir kişinin, buna götüren yolları onu aşan bir özellikte olduğundan tam olarak bu yolların sembolik ve lafzi olduğunu söyleyemeyiz. Hem lafzidir, hem semboliktir!

Varlık değil Oluş esas alındığında, Tanrı ve Din’in sadece algılanma biçimi değil, bizzat kendilerinin de değişim içinde olduğu anlamı ortaya çıkar. Hal böyle iken söz konusu değişim ise, bunun din ve tanrıdaki tezahürü nasıl olacak?

Bu soruyla siz Tillich’in projesini özetliyorsunuz. Daha önce Tillich, dinin doğasını insanın belirlediğini söyler demiştim. Sanıyorum bu ifade onun nerede durduğuna dair iyi bir pusuladır. Esasında bu fotoğraf, Batı düşüncesinin bir özetidir.

Sembolizme olan ilgi son yıllara has bir olay mı, yoksa öteden beri var olan ama unutulmuş bir yaklaşım biçimi mi? Son dönemlerde bu denli artmasının anlamı sizce ne olabilir?

Sembolizme ilginin artmasını rasyonalizm ve lafızcılık eleştirisi olarak okumak mümkün. Ülkemizde özellikle artmasının nedeni, aşırı dogmatik ve lafızcılığımızın tıkandığının bir ifadesi. İnsanların kalıplaşmışlığı ve şekilden öze girememesi önemli bir sorun. Aşırı şekilcilik, özü gölgeliyorsa çok ciddi sorun var demektir. Mesele, zemini gözden geçirme meselesidir. İslam düşüncesinin bir tutulma yaşadığı tartışılmaz bir gerçek. Bu tutulmanın yolları açılırken, din dili de sorgulanmaktadır. Oldukça önemli bir manevra alanı din dili.

Sembolizmin öne geçmesinin bir diğer önemi, ontolojik monizmi sarsmaktır. Salt kavramlara indirgenen Tanrı, eyleme yansımamakta yani fiiliyata geçirememektedir. Nihayetinde ahlaki fonksiyonu da ortadan kalkmaktadır. Aklı aşan bir Tanrı düşüncesini ifade edebilmenin en elverişli ortamı şüphesiz metaforik bir dil olmalı.

Tanrı-insan ilişkisi dediğimizde, ilişki biçimini nasıl oluşturursak oluşturalım, sonuçta iki ayrı varlıktan söz etmiş olmuyor muyuz, en nihayetinde bu durum, bir parçalanma / ayrışma oluşturmuş olmaz mı? İki ayrı varlık tipi, nasıl olur da bir ilişkiye geçer ve aralarında bir aktarım sağlanır?

Bana göre bu sorunun cevabını en iyi bulacağız yerler İslam düşüncesi. İslam düşüncesine, felsefe, kelam ve tasavvuf girmekte. Ne var ki, ilk ikisi daha çok Grek aklının etkisinde kalmış. Bu anlamda tasavvuf daha özgün bir yol tutmuş. Her ne kadar, onda da farklı etkiler olsa da, asıl olarak merkeze Allah’ın isim ve sıfatlarını koyduğu için dışardan aldığı etkilere kendi rengini vermiştir. Oysa felsefe ve kelam merkeze Grek aklını koyunca İslam kültürü ikincil kalmıştır. Bir başka ifadeyle, felsefede Grek aklından değil Kur’an’ın ilim anlayışından hareket etseydi manzara daha güzel olabilirdi. İnsan ve Tanrı’ndaki farkın ve mesafenin en iyi ifadesi ibadetler. Sorunuza dönersek, ibadet sayesinde insan onun önünde eğilmektedir. Zira biz hakim olduğumuz kişi önünde eğilmeyiz. Ancak ibadet sayesinde insan bu mesafeyi kapatır. Bu esnada kendindeki Tanrısal boyutu da görmüş olur. Çünkü Tanrı insanın ruhuna üflemiştir. Dinin amacı da bunu açığa çıkarmak, şeytani boyutu gemlemektir. Kısacası ibadet, kâinatın ürkütücü sessizliği içinde kendisine bir cevap arayan insanın duyduğu ateşli arzunun bir ifadesidir. Yegâne keşif sürecidir ibadet. Bu sayede, arayan ben (ego), kendini yok saydığı, kendisini reddettiği anda bizzat kendisini bulur. İnsanın kendini bilmesi kendini bulmasıdır ve bu, aradaki onmaz uçurumu kapatacak yegane ölçüttür.

Tillich’in, klasik tezime başkaldırışının gerekçelerinden ve ona karşı geliştirdiği önemli argümanlardan istifade ederken, sizin açınızdan onun din ve tanrı tasavvurunu eleştirebileceğiniz eksik ya da yanlış bir yön söz konusu oldu mu?

Tanrı ve iman hakkındaki düşüncesini zımnen söyledik sanıyorum. Bana göre, bu noktada en önemli eksik, kültür kavramını modern aklın bir sonucu olarak görmesidir. O, ‘din kültürün özü, kültür de dinin formudur’ derken, kültürün gelenek boyutunu değil, modernitenin sonucunu ya da modern aklın ürettiği bilinci kültür olarak ifade ediyor. Oysa kısa devreden kurtulmak için İbrahimî geleneğin kültürünü sahneye davet edebilmeliydi. Sonuçta o, dinle bilinç dışını kültürle de bilinci işaret ettiği için, son kertede bilinç ve bilinçdışını bir araya getirmiş oldu.


HAKKINDA YAZILANLAR

Varoluşçu Teolojide Tanrı Kavramı

İsmail Doğu, haber7.com, 11 Ocak 2008.

Halen Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde araştırma görevliliğini yürüten Aliye Çınar, doktora çalışması olarak sunduğu Varoluşçu Teoloji: Paul Tillich’te Din ve Sembol adlı eserinde, klasik teizmin din ve Tanrı tasavvurları ile, Paul Tillich’in dinî sembolizm anlayışını ele alarak bir karşılaştırmaya tabi tutmaktadır.

Sadece varoluşu açıklamak için değil, aynı zamanda insanın kendi farkındalığını kazanması için de insan ve evreni izah etme yolunda en önemli referans olması sebebiyle Tanrı, kaçınılmaz bir ölçüttür. Klasik felsefenin faaliyeti, insan-evren-tanrıyı, bir ve aynı realiteye yönelmiş üç ayrı bakış açısının objesi olarak araştırmaktan ibaretti.

Bunlar arasındaki ilişkiyi dengeli ve tutarlı bir biçimde açıklayan sadece felsefe idi ve onun yegane aracı da akıl idi. Ne var ki, klasik teizmin Varlık olan Tanrı’sını ölçüt alan insan, kendisini sadece akıl varlığı olarak fark edecek ve dolayısıyla da bununla sınırlayacaktır.

Zira böylesi bir Tanrı, düşünceyle özdeş anlamına gelir ve bir ilke olarak karşımıza çıkar. Bu durumda O, artık bir obje demektir. Nietzsche’nin, ölmesini istediği Tanrı, işte tam da böylesi bir Varlık’tır.

Eserin oluşumunda asıl faktör konumunda olan Tillich, bu durumun, Tanrı’nın, insanın varoluşunu tehdit ettiği düşüncesinden hareketle, bu durumun, gerçekte ateizmin en derin kökü olduğunu söyler.

Mekanikleşmiş ve statikleşmiş bir insan-evren-tanrı tasavvurunu ele alan rasyonel kozmoloji, rasyonel psikoloji ve rasyonel teolojiyi içinde barındıran klasik teizme bu yüzden başkaldırır.

Tillich’e göre Tanrı, bilinçle özdeş olmayıp, onu kesintiye uğratan bir güçtür. Bu açıdan yaklaşırsak, böylesi bir Tanrı tasavvuru, bizi, kendi öznelliğimizden mahrum bırakır. Rasyonel teolojinin tanrısı, aklı merkeze koyarak bütün bir insan profilinde gedik açmaktadır.

Bu vesileyle akıl, esas ve baskın konumda olduğu için his, irade, eylem gibi insanın diğer yönünü içeren yönler dışarıda kalmış olmaktadır. Halbuki akıl, önemli olmakla birlikte insanın sadece bir yönüne işaret eden bir olgudur. İnsanın çok boyutlu olması, aklın bu kompleks bütünlüğü temsil edememesine nedendir.

Varoluşun Varlık etrafında teşekkül etmesi, insanı bir anlamda yabancılaştıracak ve tek boyutlu kılacaktır. Bundan dolayı da Tillich, insanı, nihai ilgili varlık olarak tanımlarken, dini de bu nihai ilginin bizzat kendisi olarak görür.

Bu aşamada teolojik dil ve din dilinin payının inkâr edilemeyeceğini düşünen Tillich, canlı ve dinamik bir dinin dilinin, sembolik bir dil olma zorunluluğuna buradan varmaktadır. Çünkü bahsi geçen yabancılaşmaya çanak tutan dil, lafzi ve kavramsal bir dildir. Zaten sınırlı bir düşünce ve dil imkânına sahip olan insanın, tanrı hakkında konuşma zorunluluğu ve biçimi, din felsefesinde önemli bir problem olarak karşımıza çıkar.

Tillich felsefesinde Tanrı, kesinlikle bir obje değildir. Ona göre iyi bir metafizik, evreni ve insanı algılama tarzında Tanrının algılanamayacağını kabul eden bir metafiziktir. Bu, zihin ve gerçeklik analizinde bir paradigma değişikliğinin habercisidir.

Tillich, din ya da kutsalı, bilincin tarihinde bir evre olarak kabul etmeyip, bilakis onu, bilincin yapısının vazgeçilmez bir unsuru olarak telakki eder. Bundan dolayı da Tillich, insanı, “homo religiosus” (din insanı) olarak nitelendirir. Çünkü ona derinlik boyutunu kazandıran, bu nitelikten başkası değildir. Bu durum, aynı zamanda, bütüncül bir varlık ve doğa anlayışının geri teslim edilmesine bir çağrıdır.

  • Açıklama
    • Paul Tillich, modern ‘Varoluşçu Teoloji’ akımının önemli düşünürlerinden. Akıl ve iman ilkelerinden azami ölçüde istifade ederek, insan, dünya ve Tanrı’yı bütüncül bir şemaya yerleştirmeyi amaç edinen din felsefesi, insanı eksene alan Varoluşçuluğun temel yaklaşımlarını yeniden üretme amacı taşır. Dolayısıyla Tanrı tasavvuru Tillich’in eserlerinde bir Tanrı-insan ilişkisi sorunu olarak çıkar karşımıza.

      Bu yaklaşımın mantıksal sonucu olarak Tillich, klasik Teizm’in Tanrı tasavvurunu şiddetle eleştirmiştir. Düşünüre göre, klasik Teizm için Tanrı bir mevcut, bir nesne hatta bir kavramdan ibaret olarak tasavvur edilmektedir. Söz konusu kavrayış tarzı sebebiyle Tanrı’nın varlığı, insan düşüncesiyle özdeşleştirilmekte, dahası bu varlık bir düşünceden ibaret sayılmaktadır. Sonunda, insanın bir akıl varlığından ibaret olduğu fikri hâkim olur. Bu indirgeyici yaklaşım da, insanın seçen ve özgür biçimde kendini gerçekleştiren bir özne olduğunu iptal eder. Çünkü Tillich’e göre, klasik Teizm’in Tanrı’sı, her şeyi bilen ve her şeye egemen olan bir Mutlak Varlık olduğu için bu tasavvurda insan özgürlüğü ve öznelliği için hiçbir alan bırakmamaktadır. Devasa bir âlem makinesini karşı konulmaz bir kontrol kudretiyle yöneten böyle bir Tanrı tasavvuru, insan varoluşunun bütünlük ve özgünlüğünü yok saymak ve onu kendine yabancılaştırmak anlamına gelen derin bir hata içermektedir. Bu hataya karşı Batı düşüncesinde gelişen tepkilerin modern Ateizm’e zemin hazırladığı da hatırlanmalıdır. Nitekim Nietzsche’nin “öldü” dediği Tanrı, klasik Teizm’in insanın varoluşsal bütünlüğünü inkâr eden Tanrı tasavvurundan ibarettir.

      Böylesine şiddetle eleştirdiği rasyonel teolojinin bir tür yabancılaşma getirdiğini öne süren Tillich’in alternatif olarak öne sürdüğü Varoluşçu Teoloji, “din, kültür ve sembol” üçlüsü bağlamında ilgi çekici içerimlere sahip görünüyor.

      Din felsefesi uzmanı Aliye Çınar, elinizdeki araştırmada ülkemizde çok tanınmayan bu modern Batılı teoloğun temel düşüncelerini tanıma fırsatı sunuyor okuyucuya. Varoluşçu felsefenin, teoloji ve din felsefesine uygulanması ile ortaya çıkan eleştirel düşünceler, bu çalışmada zihinsel bir imkân olarak takdim ediliyor ve okuyucu bu imkânı kullandığında bizzat Tillich’in eleştirisine yönelmiş buluyor kendisini.


      YAZARLA KİTABI ÜZERİNE

      “Din dili de sorgulanmalı”

      Söyleşi: İsmail Doğu, haber7.com, 22 Ocak 2008.

      Aliye Çınar, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun. Aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nden yüksek lisans ve doktora yaptı. Lisans tezini Descartes Epistemolojisinde Tanrı’nın Fonksiyonunu çalışan Çınar, yüksek lisansını, yine Kartezyen felsefesine dönük olarak Leibniz’de Tanrı-Âlem İlişkisi konulu bir tezle gerçekleştirdi. Rasyonel teoloji üzerine olan bu çalışmalarından sonra, buna yönelik olan teolojiyi eleştirel bir biçimde ele alan ve farklı bir öngörüde bulunan sembolizm konusuna yönelerek Paul Tillich üzerine doktorasını yaptı. “Paul Tillich’te Din-Sembol İlişkisi” adlı doktora çalışması, İz Yayıncılık tarafından Varoluşçu Teoloji adıyla yayımlandı.
      Paul Tillich’in
      Morality and Beyond adlı eserini, Tillich’den bazı başka makaleleri de ekleyerek Ahlak ve Ötesi ismiyle derleyip çeviren Aliye Çınar, bu alandaki çalışmalarına halen devam etmektedir. Çınar, Yarın dergisinin yanında, haber10.com’da da yazılarına devam etmektedir.

      Varoluşçu teolojiyi diğer teolojik yaklaşımlardan ayıran nedir?


      Batı düşüncesinde gerek varoluşçuluk gerekse de bundan beslenen varoluşçu teoloji, idealizme ve rasyonalizme bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Whitehead’in Batı düşüncesini, Platona düşülmüş bir dipnot olarak gördüğünü anımsarsak, varoluşçuluk, insanın ideal bir dünyada değil de, somut bir dünyada yaşadığını vurgulamak istemiştir. İnsanın zaman ve mekanda yaşamasını merkeze alan varoluşçu teoloji, anlatısına Tanrı’dan değil de, insandan başlar. Çünkü insanın dinî ve aşkın bir boyutunun olması, nihayetinde Tanrı’yı devreye sokmadan yapamayacaktır. İdealizmin teolojik yansıması, rasyonel ve doğal teolojidir. Varoluşçu teoloji ise, rasyonel, doğal ve doğaüstücü teolojilere tepki olarak ortaya çıkmıştır. Özellikle rasyonel teoloji açısından düşünecek olursak, onun Tanrısı, kökleri Grek düşüncesine dayanan Varlık tasavvuruna kadar uzanır. Onun Tanrısı, Platoncu Varlık ile Orta Çağ’da Hıristiyanlığın Tanrısının özdeşleştirilmesi sonucu var olmuştur. Esasında o, rasyonel bir ilkedir. Bu Tanrı ile insan arasında ontolojik bakımdan çok mesafe yoktur. Deyim yerindeyse, aradaki göbek bağı akıldır. Bu nedenle, bir rasyonel teoloji örneği olan Farabi düşüncesinde akli melekeleri geliştirerek, Tanrı’dan pay almak mümkündür. En akıllı kişilerin devlet başkanı ya da peygamber olmasının nedeni budur. Bu teoloji sınırlarında konuşursak, Tanrı’nın akıl yürütme biçimleriyle kanıtlanması da mümkündür. Adeta matematiksel bir dünyayı kabul eden rasyonel teolojinin Tanrısı, sadece insan aklının kökenidir. Oysa varoluşçu teoloji, rasyonel teolojinin Tanrısının yılmaz bir zorba olduğunu; mekanik bir dünyada ilerlemesinden dolayı insanın özgürlüğüne yer bırakmadığını söyler. Nietzsche’nin Tanrı’nın ölümünü ilan etmesini kutlu bir zafer olarak kabul eder varoluşçu teoloji. Çünkü rasyonel teolojinin Tanrısı ölü, müsvedde bir Tanrı’dır. Kısacası varoluşçu teoloji, insanın kendini Tanrı’yla ilişkisi sayesinde kavrayacağını, kişiliğin de hayatı aşan bir boyutu anlamaktan geçeceğini söyler.

      Tillich’in yerini teolojik düşünce tarihinde kısaca nasıl tanımlarsınız?

      Bir teolog olarak Tillich, her ne kadar rasyonalizmi eleştirse de, son tahlilde Hegel ve Schleiermacher’in söylediklerini teolojik açıdan sürdüren yaratıcı bir düşünür. Schleiermacher’in kilisenin dogmalarını kültürel ve geleneksel dokudan ziyade, tarihi teolojinin bir parçası olarak telakki etmesi gibi, Tillich de, bütün insanlık tarihi için geçerli dinî bir cemaatten bahsederken, İsa’ya da son vahiy deyip tam bir pozitivist teolojinin sözcülüğünü yapar. Bu, Hegel’in ‘tarihte akıl’ veya Fukuyama’nın ‘tarihin sonu’ tezini hatırlatmaktadır.

      Bir diğer önemli resim, Tillich Batı teolojisinin ve düşüncesinin değerden yalıtılmış varlık tasavvuruna işaret ederek, varlık-değer birliğini önemle vurgulamıştır. Bunu söylerken de şüphesiz imajinasyon olarak kutsal kitabın sevgi ve bilgiyi aynılaştıran tavrı var. Sonuçta Tillich, hem dinin doğasını Tanrı’nın belirlemesini istemekte, bu anlamda ontolojik monizme prim vermemekte, öte yandan da nihai ilgi düşüncesiyle insanı aşamayan bir din ortaya koymaktadır.

      Modernizmin bütünü parçalaması ve kategorize ederek indirgemesi olumsuz olarak değerlendirildiğinde, din dili / teolojik dil türü tanımlamaların dil bütünlüğü içindeki yeri nasıl izah edilebilir?

      Çok güzel bir soru, teşekkür ederim. Mesele de bu galiba. Modern düşünce, Tanrı’nın yerine kendini ikame edince, salt rasyonalizm içinde tutuklu kaldı. Bunu fark eden modernite eleştirmenleri, mesela Gadamer ve Heidegger dili öne çıkarmaya çalıştılar. Ancak, aklın yerine dili koysalar da, gerçekte kasıtları akıldı. Zira logosentrik bir dünya görüşünden çıkmadılar. Dilin kökeninin yine bizzat dil olduğunu söylediler. Heidegger, dilin, yeryüzü, gökyüzü, tanrılar ve ölümlüleri birbirine bağladığını söylerken; idealistler, aklı ilahlaştırdılar. O ise dili tanrılaştırdı. Oysa dilin kökeni olarak, Tanrısal dilin kabul edilmesi gerekiyordu. Tanrı’nın ‘söz’ ile yaratması, dilin kökenin ilahi söz olduğunu gösterir. Dolayıyla da, dilin sınırlarının düşünceyi aştığı söylenir. Tanrının aşkın boyutu dilde perdelenince, kutsal kitaplardaki anlam depolarını insanın tüketmesi mümkün değildir. Kutsal kitabın, özellikle de Kur’an’ın dili düşünceye yol gösterici metaforlarla doludur. Bu dil, asla tüketilemez ve indirgenmeye meydan okur. Modern insan, Tanrı’yı ve ilahi sözü iptal edince kendine tutuklu kaldı!

      Tanrı tasavvurlarındaki bu eleştirel yaklaşım biçimlerinin izdüşümlerini İslam Düşüncesinde bulabiliyor musunuz? Aynı şekilde, Paul Tillich’in farklı yaklaşım biçimi, İslam Düşünce tarihindeki hangi disiplin içinde karşılık bulabilmektedir?

      Elbette ikisinin farklı gelenek olduğunu, bu nedenle de problemlerinin ayrı olduğunu işin başında belirtelim. Ancak, Tillich’in teolojik çabası ve din dilinin sembolikliğini vurgulaması, rasyonalizmin altını oymayı hedefler. Bu anlamda oldukça başarılıdır. O, iyi bir yıkım ustasıdır yani eleştirisinde hem haklı hem de isabetlidir. Yerine ne inşa etti diye sorarsanız, bu konuda durmamız gerekir! İslam düşüncesinde de ben, İbn Arabi’yi iyi bir rasyonalite eleştirmeni olarak görüyorum. Meşşai geleneğin bir yapıbozuma uğratılması gerekiyordu. Her ne kadar İbn Arabi, hedefe onları koymadan ilerlese de, aynı noktada buluşulur. O da rasyonel teolojiye meydan okumakta. İbn Arabi kadar benzerlik kuramasak da, Mevlana’yı da sayabiliriz. Özellikle Varlık-değer (sevgi) birliğini vurgulama konusunda Tillich, İbn Arabi ve Mevlana ortak yönlere sahip. Şüphesiz din dili açısında da, benzerlikler var.

      Tillich’e göre din, nihai ilgidir. Ancak bu tür söylemlere, ibadet ve muamelat çerçevesini zayıflatmaya götürdüğü düşüncesiyle ihtiyatlı yaklaşanlar bulunmakta. Buna katılıyor musunuz?

      Şimdi bu konu eleştirilen bir meseledir. Eleştirenler hem haklı hem de haksız. Haksız, çünkü Tillich’i bulunduğu durum ve koşullarda anlamayıp, kendi perspektiflerinden onu tenkit ediyorlar. Bir kere, o dönem itibariyle, insanın tek boyululuğa mahkûm edilmesinin sancısı çekilmekte ve çözüm aranmaktadır. Sonuçta, M. Eliade’nin insanın dinî bir varlık (homo religious) olduğunu söylemesiyle, Tillich’in insanın nihai ilgili bir varlık olduğunu ifade etmesi, hemen hemen aynı kapıya çıkmaktadır. O, dönemi itibariyle dini sembollerin önemini tekrar gündeme getirerek, sadece bilinç lehine yol alan Batı insanında bilinçle bilinçaltını buluşturma çabasına giriyor. Bu projede, Tanrı’ya onuru tekrar iade edilmek isteniyor. Diğer konu, Tillich, her zaman bir taşla iki ya da daha fazla kuş vurmayı hedeflemiş bir avcıdır. Nihaî İlgi kavramıyla o, aynı zamanda rasyonel teolojinin Varlık anlayışını sarsmayı hedeflemiştir. Çünkü nihai ilgili olan insan olduğuna göre, insanla bunun altını oymayı amaçlamıştır. Ne var ki, sonuçta kazdığı çukura düşmüştür. Çünkü onun düşüncesinde dinin doğasını Tanrı değil insan belirlemektedir. Tillich eleştirilecekse, bir kere onun perspektifine yerleşmemiz gerekiyor. Karanlıkta taş atarak sadece şans eseri hedefi tutturabiliriz. Eleştirilerin haklı olanları sadece meseleyi bir açıdan sezdikleri için kabul edilebilir. Tam olarak alkışlayabilmemiz için, onu kendi yerinde tanımladıktan sonra bu hakka sahip olabiliriz.

      Dinin sembolizm içinde algılanışı, bir anlamda dinin oluşum içinde olmasını da beraberinde getirir mi? Eğer öyle ise bu durum, münzel bir din anlayışı içinde nasıl bir yere oturur?

      Siz gerçekten güzel sorular hazırlamışsınız. Sembolizm konusu iki uçlu bir bıçak. Bir yandan, lafızcılığın açmazlarından kurtulmaya çalışırken, öte yandan da verilmiş (teklifi) bir dilin zeminini kayganlaştırmaya çalışmaktadır. Burada anlama ile yorum ilişkisi karşımıza çıkmaktadır. İslam düşüncesinde İbn Hazm yorumculuğa karşı çıkarken, oluşum içindeki din fikrine yani sembolizme de pirim vermemiştir. Ancak, o gerçekte şunu söylemek ister: Kur’an’ın anlam dünyasına iman yoluyla giren onun hitabını olduğu gibi anlar. Bunun içinde sembolik boyut olduğu gibi dilin verilmişliği zaten belirleyicidir. Ancak buna sembolik başlığı koymak isabetli değildir. Mesele burada ‘inanarak bilme’ ve ülfet zamkıyla mümkün olduğu için metinle temas sırasında sembolizm hem yoktur, hem de var. Anlayana, “bunu tasnif et” deme yetkisine sahip değiliz. Çünkü o aynı zamanda eylem olmuştur. Dolayısıyla eyleme geçmiş bir kişinin, buna götüren yolları onu aşan bir özellikte olduğundan tam olarak bu yolların sembolik ve lafzi olduğunu söyleyemeyiz. Hem lafzidir, hem semboliktir!

      Varlık değil Oluş esas alındığında, Tanrı ve Din’in sadece algılanma biçimi değil, bizzat kendilerinin de değişim içinde olduğu anlamı ortaya çıkar. Hal böyle iken söz konusu değişim ise, bunun din ve tanrıdaki tezahürü nasıl olacak?

      Bu soruyla siz Tillich’in projesini özetliyorsunuz. Daha önce Tillich, dinin doğasını insanın belirlediğini söyler demiştim. Sanıyorum bu ifade onun nerede durduğuna dair iyi bir pusuladır. Esasında bu fotoğraf, Batı düşüncesinin bir özetidir.

      Sembolizme olan ilgi son yıllara has bir olay mı, yoksa öteden beri var olan ama unutulmuş bir yaklaşım biçimi mi? Son dönemlerde bu denli artmasının anlamı sizce ne olabilir?

      Sembolizme ilginin artmasını rasyonalizm ve lafızcılık eleştirisi olarak okumak mümkün. Ülkemizde özellikle artmasının nedeni, aşırı dogmatik ve lafızcılığımızın tıkandığının bir ifadesi. İnsanların kalıplaşmışlığı ve şekilden öze girememesi önemli bir sorun. Aşırı şekilcilik, özü gölgeliyorsa çok ciddi sorun var demektir. Mesele, zemini gözden geçirme meselesidir. İslam düşüncesinin bir tutulma yaşadığı tartışılmaz bir gerçek. Bu tutulmanın yolları açılırken, din dili de sorgulanmaktadır. Oldukça önemli bir manevra alanı din dili.

      Sembolizmin öne geçmesinin bir diğer önemi, ontolojik monizmi sarsmaktır. Salt kavramlara indirgenen Tanrı, eyleme yansımamakta yani fiiliyata geçirememektedir. Nihayetinde ahlaki fonksiyonu da ortadan kalkmaktadır. Aklı aşan bir Tanrı düşüncesini ifade edebilmenin en elverişli ortamı şüphesiz metaforik bir dil olmalı.

      Tanrı-insan ilişkisi dediğimizde, ilişki biçimini nasıl oluşturursak oluşturalım, sonuçta iki ayrı varlıktan söz etmiş olmuyor muyuz, en nihayetinde bu durum, bir parçalanma / ayrışma oluşturmuş olmaz mı? İki ayrı varlık tipi, nasıl olur da bir ilişkiye geçer ve aralarında bir aktarım sağlanır?

      Bana göre bu sorunun cevabını en iyi bulacağız yerler İslam düşüncesi. İslam düşüncesine, felsefe, kelam ve tasavvuf girmekte. Ne var ki, ilk ikisi daha çok Grek aklının etkisinde kalmış. Bu anlamda tasavvuf daha özgün bir yol tutmuş. Her ne kadar, onda da farklı etkiler olsa da, asıl olarak merkeze Allah’ın isim ve sıfatlarını koyduğu için dışardan aldığı etkilere kendi rengini vermiştir. Oysa felsefe ve kelam merkeze Grek aklını koyunca İslam kültürü ikincil kalmıştır. Bir başka ifadeyle, felsefede Grek aklından değil Kur’an’ın ilim anlayışından hareket etseydi manzara daha güzel olabilirdi. İnsan ve Tanrı’ndaki farkın ve mesafenin en iyi ifadesi ibadetler. Sorunuza dönersek, ibadet sayesinde insan onun önünde eğilmektedir. Zira biz hakim olduğumuz kişi önünde eğilmeyiz. Ancak ibadet sayesinde insan bu mesafeyi kapatır. Bu esnada kendindeki Tanrısal boyutu da görmüş olur. Çünkü Tanrı insanın ruhuna üflemiştir. Dinin amacı da bunu açığa çıkarmak, şeytani boyutu gemlemektir. Kısacası ibadet, kâinatın ürkütücü sessizliği içinde kendisine bir cevap arayan insanın duyduğu ateşli arzunun bir ifadesidir. Yegâne keşif sürecidir ibadet. Bu sayede, arayan ben (ego), kendini yok saydığı, kendisini reddettiği anda bizzat kendisini bulur. İnsanın kendini bilmesi kendini bulmasıdır ve bu, aradaki onmaz uçurumu kapatacak yegane ölçüttür.

      Tillich’in, klasik tezime başkaldırışının gerekçelerinden ve ona karşı geliştirdiği önemli argümanlardan istifade ederken, sizin açınızdan onun din ve tanrı tasavvurunu eleştirebileceğiniz eksik ya da yanlış bir yön söz konusu oldu mu?

      Tanrı ve iman hakkındaki düşüncesini zımnen söyledik sanıyorum. Bana göre, bu noktada en önemli eksik, kültür kavramını modern aklın bir sonucu olarak görmesidir. O, ‘din kültürün özü, kültür de dinin formudur’ derken, kültürün gelenek boyutunu değil, modernitenin sonucunu ya da modern aklın ürettiği bilinci kültür olarak ifade ediyor. Oysa kısa devreden kurtulmak için İbrahimî geleneğin kültürünü sahneye davet edebilmeliydi. Sonuçta o, dinle bilinç dışını kültürle de bilinci işaret ettiği için, son kertede bilinç ve bilinçdışını bir araya getirmiş oldu.


      HAKKINDA YAZILANLAR

      Varoluşçu Teolojide Tanrı Kavramı

      İsmail Doğu, haber7.com, 11 Ocak 2008.

      Halen Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde araştırma görevliliğini yürüten Aliye Çınar, doktora çalışması olarak sunduğu Varoluşçu Teoloji: Paul Tillich’te Din ve Sembol adlı eserinde, klasik teizmin din ve Tanrı tasavvurları ile, Paul Tillich’in dinî sembolizm anlayışını ele alarak bir karşılaştırmaya tabi tutmaktadır.

      Sadece varoluşu açıklamak için değil, aynı zamanda insanın kendi farkındalığını kazanması için de insan ve evreni izah etme yolunda en önemli referans olması sebebiyle Tanrı, kaçınılmaz bir ölçüttür. Klasik felsefenin faaliyeti, insan-evren-tanrıyı, bir ve aynı realiteye yönelmiş üç ayrı bakış açısının objesi olarak araştırmaktan ibaretti.

      Bunlar arasındaki ilişkiyi dengeli ve tutarlı bir biçimde açıklayan sadece felsefe idi ve onun yegane aracı da akıl idi. Ne var ki, klasik teizmin Varlık olan Tanrı’sını ölçüt alan insan, kendisini sadece akıl varlığı olarak fark edecek ve dolayısıyla da bununla sınırlayacaktır.

      Zira böylesi bir Tanrı, düşünceyle özdeş anlamına gelir ve bir ilke olarak karşımıza çıkar. Bu durumda O, artık bir obje demektir. Nietzsche’nin, ölmesini istediği Tanrı, işte tam da böylesi bir Varlık’tır.

      Eserin oluşumunda asıl faktör konumunda olan Tillich, bu durumun, Tanrı’nın, insanın varoluşunu tehdit ettiği düşüncesinden hareketle, bu durumun, gerçekte ateizmin en derin kökü olduğunu söyler.

      Mekanikleşmiş ve statikleşmiş bir insan-evren-tanrı tasavvurunu ele alan rasyonel kozmoloji, rasyonel psikoloji ve rasyonel teolojiyi içinde barındıran klasik teizme bu yüzden başkaldırır.

      Tillich’e göre Tanrı, bilinçle özdeş olmayıp, onu kesintiye uğratan bir güçtür. Bu açıdan yaklaşırsak, böylesi bir Tanrı tasavvuru, bizi, kendi öznelliğimizden mahrum bırakır. Rasyonel teolojinin tanrısı, aklı merkeze koyarak bütün bir insan profilinde gedik açmaktadır.

      Bu vesileyle akıl, esas ve baskın konumda olduğu için his, irade, eylem gibi insanın diğer yönünü içeren yönler dışarıda kalmış olmaktadır. Halbuki akıl, önemli olmakla birlikte insanın sadece bir yönüne işaret eden bir olgudur. İnsanın çok boyutlu olması, aklın bu kompleks bütünlüğü temsil edememesine nedendir.

      Varoluşun Varlık etrafında teşekkül etmesi, insanı bir anlamda yabancılaştıracak ve tek boyutlu kılacaktır. Bundan dolayı da Tillich, insanı, nihai ilgili varlık olarak tanımlarken, dini de bu nihai ilginin bizzat kendisi olarak görür.

      Bu aşamada teolojik dil ve din dilinin payının inkâr edilemeyeceğini düşünen Tillich, canlı ve dinamik bir dinin dilinin, sembolik bir dil olma zorunluluğuna buradan varmaktadır. Çünkü bahsi geçen yabancılaşmaya çanak tutan dil, lafzi ve kavramsal bir dildir. Zaten sınırlı bir düşünce ve dil imkânına sahip olan insanın, tanrı hakkında konuşma zorunluluğu ve biçimi, din felsefesinde önemli bir problem olarak karşımıza çıkar.

      Tillich felsefesinde Tanrı, kesinlikle bir obje değildir. Ona göre iyi bir metafizik, evreni ve insanı algılama tarzında Tanrının algılanamayacağını kabul eden bir metafiziktir. Bu, zihin ve gerçeklik analizinde bir paradigma değişikliğinin habercisidir.

      Tillich, din ya da kutsalı, bilincin tarihinde bir evre olarak kabul etmeyip, bilakis onu, bilincin yapısının vazgeçilmez bir unsuru olarak telakki eder. Bundan dolayı da Tillich, insanı, “homo religiosus” (din insanı) olarak nitelendirir. Çünkü ona derinlik boyutunu kazandıran, bu nitelikten başkası değildir. Bu durum, aynı zamanda, bütüncül bir varlık ve doğa anlayışının geri teslim edilmesine bir çağrıdır.

      Stok Kodu
      :
      9789753556941
Kapat