Sepetim (0) Toplam: 0,00 TL
%30
Yakın Yabancı Cihan Aktaş

Yakın Yabancı

Liste Fiyatı : 22,50 TL
İndirimli Fiyat : 15,75 TL
Kazancınız : 6,75 TL
Havale/EFT ile : 14,96 TL
Yakın Yabancı
Yakın Yabancı
İz Yayıncılık
15.75

İran Türkiye’nin doğusunda yer alan, tarihinde ve kültüründe Türkiye ile buluştuğu ortak noktaların izlerini kolaylıkla sürebileceğimiz yakın bir ülke. Ancak dikkat çekici olan nokta, 1979 yılında gerçekleşen rejim değişikliğinden sonra sadece coğrafi yakınlıkla sınırlı kalmayan bu yakınlığın Türkiye’de hiçbir biçimde öne çıkartılmaması. İran’a bakış(lar)ın çeşitli tezahürlerini basından ve kitaplardan izleyebiliyoruz. Elinizdeki kitapta yakın ve yabancı komşunun yaşamına ilişkin kimi göstergeler denemesel ve içtenlikli bir biçimde ayrıntılı olarak anlatılıyor.

Cihan Aktaş, bugünkü İran’a dair her türden dışarlıklı değerlendirmeden uzak biçimde yakın yabancının çeşitli hallerini anlamaya dönük alternatif bir İran anlatısı sunuyor. Önemli düşünürlerin, tartışmaların, olayların, kültürel eğilimlerin ve siyasi gelişmelerin benzersiz bir analizini yapan Aktaş’ın yazıları devrim öncesinden bugüne kadar uzanan bir zaman aralığında geziniyor. Aktaş, kendi deneyim ve tanıklıklarının yanı sıra ülkenin başlıca yazar ve düşünürlerinin görüşlerine de yer vererek, İran’ın tarihsel ve kültürel kimliğini; bu farklılığın köklerini, gelişimini, etkileşimlerini, İran’ın 1979’dan günümüze geçirdiği büyük serüveni araştırıyor.

İran aklımızda oluşturulan imgelerden oldukça farklı, hakkında çok az şey bildiğimiz, ama tanıdığımızda biraz da kendimizi tanımamızı sağlayacak bir İslam ülkesi... Bu kitapta yer alan yazıların İran’ın Türkiye’ye ne kadar yakın, ne kadar uzak olduğu konusunda önemli katkılar sağladığını düşünüyoruz.


YAZARLA KİTABI ÜZERİNE

Söyleşi: Asım Öz, Haksöz Haber Sitesi (haksozhaber.net), 7 Şubat 2009.

İran’ın tarihsel ve kültürel kimliğini; bu farklılığın köklerini, gelişimini, etkileşimlerini, İran’ın 1979’dan günümüze geçirdiği büyük serüvenini Cihan Aktaş’la kitabından hareketle İran’ı konuştuk…

Önce kitabınızın hikayesinden, özellikle de adından başlayalım istiyorum: Niçin
Yakın Yabancı?

İlk kez 1985 yılında gittim İran’a. Son on yıldır yılın önemli bir kısmını İran’da geçiriyorum. Böyle gidip gelirken her iki ülke arasındaki ilişkiler üzerine düşünüyorum elbet. Her ne kadar büyük yakınlıklara sahip olunsa da özellikle İran’ın Türkiye’de hâlâ yeteri kadar tanınmadığını görüyorum. Sanılır ki İran’da kadınlar erkekegemen bir kültürün baskısı altındadırlar. Ya da İranlıların Kızım Olmadan Asla filminde gösterildiği gibi kaba saba, medeniyetten nasibini almamış insanlar olduğu düşünülür. Yakınlığı oranında Türkiye halkı tarafından tanınan, bilinen bir ülke değil İran. Son yıllarda bu konuda daha farklı bir yaklaşıma sahip medya. İran halkı bütün zenginliği ve çeşitliliğiyle, farklı renkleriyle görünüyor. Medyanın kullandığı ifadeler, gazete manşetleri, İran’la ilgili bir imaj etrafında dönüp durdu uzun zaman. Bunun somut göstergesi, İran’a gelen arkadaşlarımın ya da Tahran’da beni bulan gazetecilerin izlenimleridir. Ne kadar şaşırdıklarını, yanıldıklarını anlatırlar genellikle. İnsanların nezaketinden, erkeklerin kadınlara yaklaşımından, kadınların özgüveninden, kültür ve sanat etkinliklerinin canlılığından ve özgünlüğünden etkilendiklerini ifade ederler.

Medyadaki ideolojik, çarpık, ötekileştirilmiş” İran tasavvurunun nasıl bir zihniyetin ürünü?

Bir “çirkin, iğrenç öteki” arayan zihniyetin ürünü sanırım. Türkiye’de son dönemde hemen her tartışma Ergenekon’a bağlanıyor, İran’a ilişkin tasavvurlarda da Ergenekon klişeleri bir ölçüye kadar bulunabilir.. İslam Devrimi geçirmiş bir İran’a mesafe koyma çabası içindeki laikçi ulusalcıların çirkin ötekisi olarak oluşturdukları bir imaj var, devrimi izleyen yirmi yıl boyunca. Sonra AB kriterleri bağlamında AKP’nin yoğun faaliyetleri başladı ve laikçi ulusalcılar stratejilerini değiştirdiler. Bu söylediğim, sıcak gündemle bağlantılı tek bir açıklama elbet. Medyadaki İran imajıyla ilgili farklı açıklamalardan da söz etmek mümkün. Bunlardan biri Batı medyasını kaynak olarak kullanma kolaylığı.

İki yüz yıldır Doğu/İslam geçmişinden kopma çabası içinde kemikleşmiş, kenetlenmiş bir eliti var Türkiye’nin. İran Türkiye’nin uygarlık bağlamında geride bırakmaya çalıştığı dünyayı temsil ediyor. Elbette İran da İslam devrimi’nden önce hızlı ve sarsıcı bir modernizasyon süreci yaşadı ve devrimin büyük ölçüde bu modernizasyon sürecinin oluşturduğu büyük bir reddiye olarak okunması da mümkün. “Modern olalım, ama şekiller seviyesinde değil’dir, İslam Devrimi’nin bir anlamı.

Kitabınızda geçen ifadelerden biri de reform. İran’da reformist olmak neye tekabül ediyor?

İran’da reformist olmak, devrim sürecinin gerektirdiği yapılanmaları gerçekleştirme amacına tekabül ediyor. Bu anlamda reformistler “solcu”, muhafazakarlar ise “sağcı” olarak adlandırılıyor ve her iki grup da kendi içinde farklı renkler taşıyor. Reformist kesimde savaş cephelerinde bulunmuş Haşim Agaceri gibi gazi aydınlar yanında, Daryuş Şayegan gibi bir liberal, Abbas Kiyarüstemi gibi bir sinemacı da var. Reformist kesim, devrimden sonra savaş koşullarının da etkisiyle bir bizden olan-olmayan ayrımının oluştuğu ülke ortamında bütün vatandaşların hukuki eşitliğini savunduğu için, devrime mesafeli kişilik ve kesimlerin de bu harekete destek verdiğini belirtmeliyim.

Reformistlere göre İran Devrimi, savaşın başlaması nedeniyle sahip olduğu hedefleri açma fırsatı bulamamıştır. 1990’dan itibaren entelektüel ve siyasal alanda kendini hissettiren reformist söylem, savaşın şartlarıyla bütünleşen devrimin şiarlarını ve amaçlarını açma amacına dönük olarak gelişti.

Kitabınızda üzerinde durduğunuz isimlerden biri de Suruş. Kendisi, 1980’li yılların başında kültürel alanın İslami kimlikle donatılmasında aktif rol oynamış bir kişidir. Daha sonraları da, dinin tarihsel gerçekliği ve öznenin bu tarihsellikteki yeri ile ilgili olarak farklı geliştirmiştir. Suruş, aynı zamanda Rehberin karşısında yer aldığını açıkça ilan eden, Kum’da ev hapsinde tutulmasına karşın ülkenin en itibarlı din adamlarından Ayetullah Montazeri’ye de yakın bir konumda olduğu ifade ediliyor. Vahiy konusunda da farklı düşünceleri olan Suruş nasıl bir düşünsel ve siyasal konumlanışa sahip?

Suruş, “sol” olarak değerlendirilen aydın zümre için önemli bir isim olmakla birlikte solcu bir aydın değildir. Bu da İran’da kullanılan siyasal terminolojinin özelliğiyle ilgili bir tezahür. Basın ve yayın özgürlüğünü istemek, bütün vatandaşların siyasal temsil ve katılım bağlamında eşit haklara savunmasını talep etmek, kadınlara yönelik ayrımcı yaklaşımların giderilmesini savunmak gibi gündem başlıklarıyla sol, İran özelinde daha fazla özgürlük ve katılım talep eden siyasal çizgilerin ortak adı olarak görünüyor.

Suruş’un savaş koşullarında yeni bir muhteva kazanan ve dış düşman tehditi üzerinden şekillenmeyi sürdüren söylemler karşısında Popper’ci fikirleriyle temayüz ettiğini söyleyebiliriz. Her yazarın, her düşünürün çalışmaları, kendi zemininin ve döneminin renklerini ve seslerini taşır. Suruş’un çalışmalarında da ülkesi içindeki faaliyetlerinin kısıtlanmasının getirdiği bir tepkiselliği, tabu kırıcı tavrı okumak olası.

Tabii bir de şu var: Kendileri ilk dönem İslam devrimi içinde yer alan isimlerin Suruş, Mahbelbaf gibi devrime dönük eleştirileri hangi noktalarda odaklanıyor? Suruş’un Şeriati eleştirileri bir yandan da kendi geçmişi ile hesaplaşması olarak okunabilir mi?

Suruş Mutaharri ile Şeriati arasında bir yerde duruyor, dindar bir aydın olarak. Elbette dini aydın denilince de İran’da Şeriati akla gelirdi, Suruş ilk kitaplarını yayınlamaya başladığında. Dolayısıyla Suruş için bir Şeriati fenomenini soğukkanlı bir çözümlemeyle aşma çabasından söz etmek yanlış değildir. Kimi düşünce ve yorumların özde aynı olsalar da kimi dönemlerde farklı suretlerde görünebileceklerini bilebilecek bir aydın Suruş. Ama elbette geriye doğru her okuma bir hesaplaşmayı da içinde barındırır, yeteri kadar yürekli olunabiliniyorsa.

Mahmelbaf ve Suruş gibi aydınların eleştirilerinin devrime dönük olduğunu sanmıyorum. Bu konuda bir algı karmaşası yaşanır genelde. Her iki kişiliğin de temelde İslam devrimini hala desteklediğini sanıyorum. Sanki Ahmedinejat devrimci de Hatemi değil mi? Haziran’da yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi için reformist kesimden adaylığını koymaya ikna edilen Mir Hüseyin Musavi değil mi? Tersine, Ayetullah Humeyni yıllarca Mir Hüseyin Musavi’yi “taş kafalılar” diye isimlendirdiği temelci muhafazakar kesimlere karşı savundu. Onlar, devrimin “egemenlikçi” diye isimlendirdikleri bir kesimce manipüle edilmesi tehlikesine yöneltiyorlar eleştirilerini. Bu arada hep doğru şeyler mi söylüyorlar? Elbette hayır. Çünkü susmuyorlar ve düşünüyorlar. Taklit etmiyor, fikir, siyaset ve sanat üretiyorlar.

Suruş’un İslamcılığa dönük eleştirileri ile hemen hemen eşzamanlı gelişen İslamcılık eleştirileri arasında ilişki kurulabilir mi?

Suruş’un eleştirileri, yukarıda da değindim, iki boyut taşıyor. Bir yanıyla siyasal mekanizmayı özgürlükleri kısıtladığı için eleştiriyor. Diğer taraftan, medrese eğitiminin kendini yenilemesi yönünde büyük bir eleştirisi var. Bu eleştirilerin kimilerini zaman zaman İranlı din adamlarının da dile getirdiği oluyor.

Fukuyama Tarihin Sonu ve Son İnsan“da liberal kapitalist demokrasinin en sonunda ideolojik rakiplerinin hepsini yenilgiye uğratmayı başardığını ve Sovyetler Birliği’nin çöküşü, Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve Doğu Avrupa Bloğu’nun dağılması ertesinde “liberal Batı demokrasisinin” diğer siyasi seçeneklerin tümüne üstün geldiğini savunmaktadır. Bunun neticesinde de, çekişen fikirlerin ideolojik muharebe alanı olarak “tarih” en nihayetinde son bulmuştur. Fukuyama’nın dediğine bakılırsa, bunu kendisine Hegel öğretmiştir. İranlı aydınların özellikle doksanlı yıllardan itibaren Fukuyama’nın tezini doğrularcasına liberal kavramlara yöneliyor olmasını nasıl açıklarsınız?

İranlı aydınların liberal kavramlara yönelmesinde, en azından bir kısmı için söylenebilir bu, ülkelerindeki kapalı ve bazı bakımlardan kısıtlayan atmosfer etkili oluyor kanımca. Hegel revaç buluyor, Heidegger aynı şekilde. Küçük mutluluklar ya da gündelik hayatın ayrıntıları yüceltiliyor. Belki bu devrimin ardından sekiz yıl süren savaş boyunca ülkelerinde hakim olan atmosferin savaşın ardından da sürdürülmesi yönündeki eğilimler karşısında bir tepki. Savaş olmasaydı, devrimciler şiarlarını daha doğru bir şekilde açma şansına sahip olacaktı. Oysa savaş nedeniyle devrimin başlangıcına özgü olan şiarlar ve kurallar bütün zamanlar için sabitleştirilmiş gibi oldu. Oysa sürekli devrim diye bir şey var. Bağlamları, olguları ayırt eden, genç kuşaklarla iletişim kurmayı başaran bir devrimcilik anlayışından söz ediyorum.

Azer Nefisi’nin Tahran’da Lolita Okumak kitabı Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi’ne ve bu proje kapsamındaki emperyal emellere hizmet etmeye dönük bir amacı içinde barındırıyor. Kitabınızda bir toplantıda bu kitapla ilgili konuşan İranlı bir akademisyenin kitaba dönük eleştirileri de yer alıyor. Bu kitabın yazarı ve kitap hakkında siz ne düşünüyorsunuz? Bu kitap İran’da yayımlandı mı?

Hayır, İran’da yayımlanmadı. Bu kitabın, İranlı okuyucu için yazılmadığını düşünüyorum zaten. Oryantalist feminizm diye bir şey var, İranlı sosyolog Roksana Behramitaş’ın da söylediği gibi. Neden Nabakov’un başka bir kitabı değil de Lolita... Azer Nefisi de çok uç gibi duran iki olguyu yan yana getirerek dikkat çekmeye dönük bir kitap yayınlamaya çalışmış. Kitapta yer alan pek çok paragraf, abartılarla yüklü. Her ülkede benzerine rastlanacak olgular ya da hadiseleri İran’a ve devrimden sonraki atmosfere mal etmeye çalışmış Nefisi. Bilimsel olarak da edebiyat açısından da dayanıksız bir eser ortaya çıkıyor bu durumda.

Kahramanlıkla ilgili konulara da değiniyorsunuz kitabınızda. Şeriati Hz. Ali’nin efsaneleştirilerek Rüstemleştirilmesi sürecinden söz eder. İslam devriminin Pers mitolojisi noktasındaki eleştirel tutumunu kaybetmesi İran’daki devrimin idealleri ile ulus devlet arasında sıkışıp kalmasının da bir göstergesi gibi. Ne dersiniz?

Bunlar doğal süreçler sanırım. Bir devrimin gerçekleşmesi büyük reddiyelerle mümkün oluyor. Ya da devrim halet-i ruhiyesi, ideallerinin dışında her kültürel olguyu yok saymaya götürüyor. Fakat zaman içinde devrimin şiarları, hedefleri ile oluştuğu zemin arasında bir sentez çıkıyor ortaya. Bunun böyle olması da gerekir. Hiç bir toplum gökten zembille inmiyor çünkü. Yerel değerlerin tasfiyesi değil, tashihidir önemli olan.

90’lı yılların başında İran’da Farsça’nın geliştirilmesi ya da Farsça konuşan ülkelere yönelik bir yeni çaba gündeme gelmişti. Savaşın bittiği yıllar. Artık kültüre, alt yapı çalışmalarına bir yönelme var. İstanbul’da bir dergi ortamında bundan söz ettiğimde radikal arkadaşların şaşkınlıkla karşıladığını hatırlıyorum. İslam devrimi gerçekleştirmiş bir ülke de Farsça’nın gelişimiyle mi ilgilenir...

Son romanınız Seni Dinleyen Biri“nde de bu temaya ağırlık veriyorsunuz, devrimciliğin yıkıcılık ve tarihin inkarı olarak algılanışını. Bu yetersizlikten ileri gelen bir tepki hali midir?

Kuşkusuz yetersizlik de var ama tam tersi de doğru. Osmanlı gibi koca bir imparatorluğunun süreğinde yer alıyorsunuz, ama her taraftan size ulaşan metinler, söylemler, çağdaş dünya için yetersiz, eksik, kusurlu, problemli, donanımsız olduğunuzu haykırıyor. Ayrıca iki türlü tarihin varlığı da genç kuşaklar açısından kafa karıştırıcı gerçekten. Resmi tarihler her zaman zafer kazanmış olanların tarihidir. Bunu fark ettiğinizde, tarihin ve mevcut yazılı kaynakların gerçekliğini sorgulamaya başlıyorsunuz.

Romanın Zamanı başlıklı yazınızda Yaralı Bilinç yazarı Daryush Shayegan’ın romanından söz ederken İran’da kısa öykünün de geliştiğini ifade eden ifadeler var. İran edebiyatında özellikle kısa öykü ve öykü türünde izlediğiniz yazarlar var mı?

Açıkçası İran’la ilgili okumalarım daha ziyade gazeteler ve dergilere yoğunlaşıyor, daha fazlası için vakit bulamıyorum. Tanımaya çalıştığım yazarlar oldu. Hidayet, Samed Behrangi, Celal el-Ahmet, Furuğ ve Simin Danişver gibi yazarları zaten eskiden de okurdum. 80’lerden bu yana eser veren hikaye ve roman yazarları arasında bana yakın gelen iki hikaye yazarı, Münire Revanipor ve Şiva Erastui oldu. Revanipur’un deli-dolu esrik yazışı, Erastui’nin ise postmodern gizemi metalaştırmadan kullanma becerisi ilgimi çekti.

Şiirde önemli bulduğum bir isim, geçen sonbaharda vefat eden Tahire Saffarzade oldu.

Sinemaya değinmeksizin İran’ı anlamak mümkün değil. Sinemasal Göstergeler bölümünü okurken aklıma İranlı yönetmenlerin dünyaya mal olmuş yönetmenlerle ilişkilerinin nasıl olduğu geldi. Akira Kurosava, Ingmar Bergman, Elia Kazan vb. usta yönetmenlerle araları nasıl İranlı sinema yönetmenlerinin?

Şunu belirtmeliyim. Yakın Yabancı“daki Sinemasal Göstergeler bölümü, sınırlı bir içeriğe sahip. Bu alanda yazdığım ve yazmayı tasarladığım pek çok yazıyı, inşallah İranlı yönetmenlerle ilgili olarak hazırladığım kitapta değerlendireceğim.

Devrim sonrası sinemacılar kuşağı, dünya sinemalarını çok iyi tanıyor. Devlet bu konuda sinemacılara büyük destek verdi. Farabi kurumu bu alanda bir okul gibi çalıştı. Başta Mahmelbaf olmak üzere devrim sonrasının önemli yönetmenlerinin ilk eserlerinde dünya klasiklerinin, özellikle İtalyan yeni-gerçekçi sinemanın büyük etkisi var. Kiyarüstemi üzerinde Jean-Luc Godard’ın etkisi bilinir. Gerçi bu etki daha ziyade biçimseldir. Kiyarüstemi Godard’a göre iyimser bir bakış açısına sahiptir.

İranlı bazı sinemacılar Yılmaz Güney’in Yol filmine atıfta bulunurlar. İlk yapıtların ardından gelen eserlerde bu etkiler silikleşiyor gerçi.

Kitabınızda sinema kadar İran şiiri ve şairleri de yer alıyor. Nima Nuşiç, Furuğ başta olmak üzere hem modern İran şairlerine hem klasik Fars edebiyatı şairlerinden söz ediyorsunuz. İranlıların şiiri çok ciddiye aldığı söylenir. Amerikalılar için caz ne ise İranlılar için şiirin o olduğu söylenir. Ne dersiniz?

Sanırım doğruluk payı var bu tespitin. Belki alfabe sürekliliğin de etkisiyle İran halkının klasik kültürleriyle ilgisi bir hayli canlı. Hafız üzerine yazdığım yazılarda bunu ortaya koyan örneklere yer verdim. Solcu sanatçılar bile, Türkiye’de sol kesimin mesela divan edebiyatını reddettikleri, Osmanlı tarihini büyük bir genellemeyle tarihin çöp kutusuna atmaya yöneldikleri bir dönemde, Hafız okumaları yapmak için bir araya gelirlermiş. Güçlü İran şiirinin, şiire yönelen genç kuşağın özgün bir şiir kurmada en büyük engel olduğu söylenir. Belki de bu nedenle Ali Şeriati, Meşhed yıllarında elinde modernist şairlerin kitaplarıyla dolaşmıştır. Bu Şeriati’nin mesela Mevlana okumadığı anlamına da gelmez. Bakıyoruz Paris yıllarında Mevlana oluyor bir sığınağı.

Abbas Kiyarüstemi İranlı şair dostu Sohrab Sepehri’ye şükran duyduğunu ifade eder. Sinema ile İran şiiri arasında gerçekten çok belirleyici bir bağ var mı?

Kiyarüstemi özel bir yönetmen, şahsen tanışmış olmaktan onur duyacağım bir insan. Onu tanıdığımda, büyük sanatçıların aynı zamanda erdem sahibi kişilikler olduğuna bir kez daha inandım. O eserler, tabii diyaloglar, “Dostun Evi Nerede?” gibi bir film başka türlü ortaya çıkmazdı. Kiyarüstemi Hafız ve Sadi’nin kitaplarından derlemeler yapıyor, kendisi de şiir yazıyor ayrıca. Bu nedenle de onun sineması şiirden doğrudan beslenir. “Rüzgar Bizi Az Kalsın Götürüyordu”, ismini Furuğ’a borçlu bir filmdir. Şiir etkisini pek çok İranlı yönetmende izlemek olası. Bu da tabii, yapıcı bir etkileşim. Sonuçta İran büyük şairlerin ülkesi.

Abbas Kiyarüstemi 2005 İran cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kendisine 1979 devriminin idealizmini hatırlattığı için Ahmedinejad’a sempati duyduğunu ancak seçimlerde onun yarısı kadar bile sempati duymadığı Rafsancani’yi destekleyeceğini açıklamıştı. Şunu sormak istiyorum: İran’daki sanatçıların siyasetle ilişkileri nasıl?

Sanatçılar siyasetle ilgililer her zaman. Reformistlerin zaferinde sanatçıların Hatemi’ye verdiği desteğin rolü büyüktü, bunu Şark’ın Şiiri’nde anlattığımı hatırlıyorum. Genel olarak İran halkı siyasallaşmış bir halktır. Kendileri de bunu sıklıkla, biraz da yakınarak ifade ederler, biz çok siyasileştik diye. Bu, sanatçılar için de geçerli. Siyasallaşma, sanat eserinin siyasal söylem tarafından örtülmesi anlamına da gelmiyor elbet. Bu hassas ayrıntıyı çok iyi görüyor İranlı sanatçılar. Şimdi önümde duran bir gazetede yer alan Mecid Mecidi’yle ilgili bir haberin başlığını aktarayım size. Mecidi, kendisini hükümet için çalışan bir yönetmen olarak gösteren haberler karşısında çok hassas. Yenilerde (2008 Ekim ayı başlarında) bazı gazetelerde yer alan, Ahmedinejat bağlamında bir film yapacağına ilişkin haberleri şöyle tekzip ediyor: Ben Sayın Cumhurbaşkanı’nın halkçı kişiliğine saygı duyuyorum. Fakat, hükümetler gelip geçer, sanat eserleri kalır. Sanatçıların onuru, gelip geçici olan hükümetler için film yapmaktan çok daha yukarılarda olmalıdır.”

Mecidi devletin sinemacılara yaklaşımını ise şu sözlerle eleştiriyor bu haberde: “İki yıl kadar önce Rehber’i ziyaretimizde kendileri bize ülkenin gelişmesinin anahtarının sinemacıların elinde olduğunu söylemişti, fakat geçen şu iki yıl içinde bize bir deponun kilidi olsun verilmedi.”

Yeri gelmişken Mecidi’nin Abdülkerim Suruş’a yönelik eleştirilerini de aktarmak isterim. Suruş’un 2008 Mart ayı başlarında bir Hollanda radyosunda yayımlanan röportajı sırasında “Kur’an-ı Kerim’in Hazret-i Muhammed’in zihninin üst seviyede denilebilecek şiir misali bir ürünü olduğunu, Kur’an’ın oluşumunda Peygamber’in mihveri bir rolü bulunduğunu, dolayısıyla Kur’an’ın nazil olmadığı, beşer kelamı olduğunu” öne sürdüğü açıklamalarını, basına verdiği demeçlerle eleştirdi Mecidi. Suruş’un Kur’an’ın bir tür şiir gibi Peygamberin vücudunda oluştuğu anlamına gelebilecek açıklamalarını, İslam Peygamberine yapılmış “cahili” bir hakaret olarak yorumladı.

Siz de Ahmedinejad’la ilgili yazılar yazdınız. Ahmedinejad’ı Muhsin Mahbelbaf’ın en popüler filmlerinden biri olan “Kutsanmışların Evliliği” (1989) filminin baş kişisi Hacı ile, Cafer Penahi’nin “Kan ve Altın” (2003) filminin başkişisi olan Hüseyn arasında koşutluk kuran yaklaşımlara nasıl bakıyorsunuz?

Zorlama benzetmeler bunlar gibi geliyor bana. Hacı naif, içe dönük, mütevazı bir kişilik, Ahmedinejat ise popülist bir siyasetçi. Kan ve Altın’ın Hüseyin’i lümpen biri. Savaşta yaralanmış olması, ideolojik bir alt yapısı olduğu anlamına gelmiyor.

Devrimin otuzuncu yılında İran’da devrimin yönü hakkında nasıl bir öngörüde bulunursunuz?

İran devrimi başlangıçtaki şiarlarını bilge siyasetçilerinin icraatlarıyla açma çabasını sürdürdüğü takdirde, dünya halklarına ve insanlığa evrensel bildirimlerde bulunabileceği bir derinlik kazanmayı da sürdürecektir. Bunun olmazsa olmaz koşulu elbette yukarıda ifade ettiğim gibi reformist siyasetçi ve yazarların da hep gündemde tutmaya çalıştığı siyasal anlamda geniş katılım ve basın-yayın özgürlüğü gibi başlıklardır.

Söyleşi için teşekkür ederim.

Ben de teşekkür ederim.


HAKKINDA YAZILANLAR

Yakın Yabancı: Kapı Komşumuz İran


Vedat Aydın, Virgül 128, Mayıs-Haziran 2009, s. 68.

Cihan Aktaş’ın eserlerini okuyanlar onun ne kadar titiz bir yazar olduğunu görmüşlerdir. Ele aldığı konuyu en ince ayrıntısına kadar inceleyerek okuyucunun karşısına çıkması bu cümledendir. Gündelik hayatta dikkatlerden kaçmış, üzeri örtülmüş pek çok konu, araştırma inceleme kitapları kadar hikaye kitaplarıyla da tanınan Aktaş’ta dikkate dönüşür ve vicdanımızda, toplumsal bilincimizde iz bırakacak şekilde ele alınır. Kimi zaman bir nakışta dile getirilmeye çalışılan genç kızların hülyaları, kimi zaman toplumsal hayatı tehdit eden köprü altı çocukları bu izleğe takılan zincirin halkaları olarak karşımıza çıkabilir. Yazarın deyimiyle bu, “yitikliğin içinde buluşlar hazırlayan bir yürüyüş”ü göstermektedir.

İran, Türkiye’nin doğusunda yer alan sınır komşumuz bir ülke. Sınır komşusu olmakla kalmayıp, tarihsel ve kültürel bağları ülkemizle çok güçlü bir toplum. Yakın tarihte önemli bir devrim gerçekleştirmiş İran’ın, Türk entelijansiyası tarafından yeteri kadar incelendiğini söylemek güç. Büyük bir önyargı ile yaklaşılan bu ülke kulaktan dolma bilgilerle ele alınarak Türk okuruna bir karartma ile sunulmak istenmektedir. Bu bilinen yaklaşımı geçersiz kılacak bir kitap yayımlandı şimdilerde. Yakın Yabancı adını taşıyan bu kitap, İran’da yaşayan Türk yazar Cihan Aktaş tarafından kaleme alındı. Kitap sırasıyla Dünyalar Arasında: Anmak, Düşünmek; Karşılaşmalar, Şöyle ya da Böyle; Anlayış Dönüşümleri; Yolların Günlerin Tanıklığı; Yakın Yabancı ve Sinemasal Göstergeler başlıklarını taşıyan altı bölümden oluşuyor.

Kitabın önemli bir kısmı daha önce çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanan yazılardan oluşmaktadır. Yazıların bir araya getirilerek dört yüz sayfalık hacimli bir kitap olarak okuyucuya sunulmuş olması önemli bir boşluğu dolduracağa benziyor. İran hakkında gazete manşetlerini süsleyen haberlerin ötesinde bilgi sahibi olmak isteyenlerin çok şey öğrenebilecekleri bir kitap Yakın Yabancı. Yazarın bilgi, gözlem, anı, tespit, eleştiri, mukayese, tanıklık süzgecinden geçirerek ele aldığı konular okurun ufkunu açacak nitelikte. Hiçbir toplum kendi içinde homojen bir yapıya sahip değildir. Kitap dikkatle incelendiğinde, İran’ın kendi içinde taşıdığı düşünsel ve toplumsal farklılıkların, pek çok ülkede görülmeyen zenginlikte yaşandığı görülecektir. İki önemli tarihsel dönüşüm yaşayan İran, Pehlevi Hanedanlığı’nın ardından 1979 tarihinde Batı emperyalizmin kolay hazmedemeyeceği İslam Devrimiyle yepyeni bir dinamizm, toplumsal hareketlilik kazanan bir ülke halini alır. Devrimden sonra dünyanın gözünün çevrildiği ülkenin lideri Ayetullah Humeyni, sadece ülkesine karşı savaş ilan eden Batı ülkeleriyle mücadele etmekle kalmaz, kendi ülkesi içinde devrim karşıtları ve tutucu muhafazakâr çevrelerin de tepkilerine muhatap olur. Söz gelimi, “Devrimin başlarında birileri İmam Humeyni’nin yanına geldiler ve üniversiteleri İslamileştirmek için dersliklerde kız ve erkek öğrenciler arasına bir duvar çekilmesi gerektiğini söylediler. Bu talep İmam’ı o denli kızdırdı ki tezlikle bu girişimin engellenmesini istedi” (s. 79). Bu çok yönlü kıstırılmış ülkede, milyonların umutlarına cevap verecek bir lider ve yönetim, devrimin başlangıcından itibaren çok hareketli günlerin yaşanmasına tanıklık edecektir.

Kitapta devrim sonrası değişen toplumsal hayat tarzı her aşamada ele alınmış sayılır. Devlet bürokrasisinden gündelik yaşama, üniversitelerden dini kurumlara, sinemadan sokağa, gecekondulardan güzellik salonlarına, dil kurslarına, fuarlara, kütüphanelere, seminerlere, düğünlere, trafik sorununa, yurt dışında yaldızlı bir hayat hayali kuran göçmenlere, şehirleşmeye, müziğe, edebiyata, yayıncılığa, minyatüre, parklara, hava kirliliğine, sendikacılığa, düğünlere, motosiklet kullanımına, İranlılara has yas’a… kısaca güçlü bir toplumsal hayatın ortaya çıkarabileceği hemen her konuya değinilmektedir Yakın Yabancı’da. Kitabı ayrıcalıklı kılanın da bu özelliği olduğunu söylemek gerekir. Yazarın bizzat içinde yaşadığı toplumu, ayırt edici bir gözle ele alması ve bir güçlü anlatımla okuyucuya sunması dikkate değerdir. Örneğin Türkiye’de bazı yazarlarının bir ölçüde ellerini ovuşturarak Abdulkerim Suruş’un kimi görüşlerini derin bir çatlak olarak dillendirmeleri karşısında Aktaş, Suruş’un görüşlerinin fikrî temellerini, ele aldığı konuları hangi bağlamda dile getirdiğini derinlemesine incelemektedir. İran’ın insanı şaşırtan dinamik yapısının ilginç örneklerine de rastlamak mümkün kitapta. Örneğin, Devrim Muhafızları Kurumunun eski başkanlarından Muhsin Rızai’nin oğlunun Amerika’ya kaçması, bunun karşısında bir örnek olarak, yönetmen Mesut Kimyayi’nin Amerika ve Kanada’dan Amerikan karşıtı bir söylemle geri dönüş yapan oğlu… (s. 304) uç bir örnek olarak kitapta yer alıyor.

Daha önce de Dünün Devrimcileri Bugünün Reformistleri: İran’da Siyasal, Kültürel ve Toplumsal Değişim ve Şark’ın Şiiri: İran Sineması kitaplarını yazan Cihan Aktaş, Yakın Yabancı’nın son bölümünde İran sineması üzerine gözlemlerini aktarıyor. Yazar, “Kiyarüstemi’nin 1990’da kuzeyde, Rudbar yöresinde gerçekleşen 7.7 ölçeğindeki ve 50 bin canın kaybına yol açan depremin ardından hayata dönüşü anlatan ‘Hayat Devam Ediyor’ isimli pastoral filmini seyrettiğinde”, çocukluğunun geçtiği deprem şehri Erzincan’ı hatırlar. Keza savaş sinemasını konu alan yönetmenlerden Mollagalipor’un 1987 yılında kimyevi silahın yaygın etkilerini konu alan “Gece Uçuşu” filminden bahseder. (s. 383). İrfani sinemanın başarılı yönetmenlerinden Rıza Mirkerimi ile Mecid Mecidi’den söz ederken bu sinema üzerine şu önemli tespiti yapar yazarımız: “İrfani sinema bir bakıma, kendini çıkmazda hisseden çağdaş insana semavi bir pencere açabilmeyi amaçlıyor.” (s. 375)

Yakın Yabancı, sınır komşumuz İran hakkında, devrim öncesinden günümüze uzanan tarihsel ve kültürel birikimi büyük bir ustalıkla ele almaktadır: Gündelik hayattan, kültür ve sanata; siyasetten, sinemaya; sokağın nabzından, camilere, medreselere, konferans salonlarına, kısaca toplumsal hayatın her kademesine yetkin bir bakışın çarpıcı tespit ve yorumlarını içeriyor.”

  • Açıklama
    • İran Türkiye’nin doğusunda yer alan, tarihinde ve kültüründe Türkiye ile buluştuğu ortak noktaların izlerini kolaylıkla sürebileceğimiz yakın bir ülke. Ancak dikkat çekici olan nokta, 1979 yılında gerçekleşen rejim değişikliğinden sonra sadece coğrafi yakınlıkla sınırlı kalmayan bu yakınlığın Türkiye’de hiçbir biçimde öne çıkartılmaması. İran’a bakış(lar)ın çeşitli tezahürlerini basından ve kitaplardan izleyebiliyoruz. Elinizdeki kitapta yakın ve yabancı komşunun yaşamına ilişkin kimi göstergeler denemesel ve içtenlikli bir biçimde ayrıntılı olarak anlatılıyor.

      Cihan Aktaş, bugünkü İran’a dair her türden dışarlıklı değerlendirmeden uzak biçimde yakın yabancının çeşitli hallerini anlamaya dönük alternatif bir İran anlatısı sunuyor. Önemli düşünürlerin, tartışmaların, olayların, kültürel eğilimlerin ve siyasi gelişmelerin benzersiz bir analizini yapan Aktaş’ın yazıları devrim öncesinden bugüne kadar uzanan bir zaman aralığında geziniyor. Aktaş, kendi deneyim ve tanıklıklarının yanı sıra ülkenin başlıca yazar ve düşünürlerinin görüşlerine de yer vererek, İran’ın tarihsel ve kültürel kimliğini; bu farklılığın köklerini, gelişimini, etkileşimlerini, İran’ın 1979’dan günümüze geçirdiği büyük serüveni araştırıyor.

      İran aklımızda oluşturulan imgelerden oldukça farklı, hakkında çok az şey bildiğimiz, ama tanıdığımızda biraz da kendimizi tanımamızı sağlayacak bir İslam ülkesi... Bu kitapta yer alan yazıların İran’ın Türkiye’ye ne kadar yakın, ne kadar uzak olduğu konusunda önemli katkılar sağladığını düşünüyoruz.


      YAZARLA KİTABI ÜZERİNE

      Söyleşi: Asım Öz, Haksöz Haber Sitesi (haksozhaber.net), 7 Şubat 2009.

      İran’ın tarihsel ve kültürel kimliğini; bu farklılığın köklerini, gelişimini, etkileşimlerini, İran’ın 1979’dan günümüze geçirdiği büyük serüvenini Cihan Aktaş’la kitabından hareketle İran’ı konuştuk…

      Önce kitabınızın hikayesinden, özellikle de adından başlayalım istiyorum: Niçin
      Yakın Yabancı?

      İlk kez 1985 yılında gittim İran’a. Son on yıldır yılın önemli bir kısmını İran’da geçiriyorum. Böyle gidip gelirken her iki ülke arasındaki ilişkiler üzerine düşünüyorum elbet. Her ne kadar büyük yakınlıklara sahip olunsa da özellikle İran’ın Türkiye’de hâlâ yeteri kadar tanınmadığını görüyorum. Sanılır ki İran’da kadınlar erkekegemen bir kültürün baskısı altındadırlar. Ya da İranlıların Kızım Olmadan Asla filminde gösterildiği gibi kaba saba, medeniyetten nasibini almamış insanlar olduğu düşünülür. Yakınlığı oranında Türkiye halkı tarafından tanınan, bilinen bir ülke değil İran. Son yıllarda bu konuda daha farklı bir yaklaşıma sahip medya. İran halkı bütün zenginliği ve çeşitliliğiyle, farklı renkleriyle görünüyor. Medyanın kullandığı ifadeler, gazete manşetleri, İran’la ilgili bir imaj etrafında dönüp durdu uzun zaman. Bunun somut göstergesi, İran’a gelen arkadaşlarımın ya da Tahran’da beni bulan gazetecilerin izlenimleridir. Ne kadar şaşırdıklarını, yanıldıklarını anlatırlar genellikle. İnsanların nezaketinden, erkeklerin kadınlara yaklaşımından, kadınların özgüveninden, kültür ve sanat etkinliklerinin canlılığından ve özgünlüğünden etkilendiklerini ifade ederler.

      Medyadaki ideolojik, çarpık, ötekileştirilmiş” İran tasavvurunun nasıl bir zihniyetin ürünü?

      Bir “çirkin, iğrenç öteki” arayan zihniyetin ürünü sanırım. Türkiye’de son dönemde hemen her tartışma Ergenekon’a bağlanıyor, İran’a ilişkin tasavvurlarda da Ergenekon klişeleri bir ölçüye kadar bulunabilir.. İslam Devrimi geçirmiş bir İran’a mesafe koyma çabası içindeki laikçi ulusalcıların çirkin ötekisi olarak oluşturdukları bir imaj var, devrimi izleyen yirmi yıl boyunca. Sonra AB kriterleri bağlamında AKP’nin yoğun faaliyetleri başladı ve laikçi ulusalcılar stratejilerini değiştirdiler. Bu söylediğim, sıcak gündemle bağlantılı tek bir açıklama elbet. Medyadaki İran imajıyla ilgili farklı açıklamalardan da söz etmek mümkün. Bunlardan biri Batı medyasını kaynak olarak kullanma kolaylığı.

      İki yüz yıldır Doğu/İslam geçmişinden kopma çabası içinde kemikleşmiş, kenetlenmiş bir eliti var Türkiye’nin. İran Türkiye’nin uygarlık bağlamında geride bırakmaya çalıştığı dünyayı temsil ediyor. Elbette İran da İslam devrimi’nden önce hızlı ve sarsıcı bir modernizasyon süreci yaşadı ve devrimin büyük ölçüde bu modernizasyon sürecinin oluşturduğu büyük bir reddiye olarak okunması da mümkün. “Modern olalım, ama şekiller seviyesinde değil’dir, İslam Devrimi’nin bir anlamı.

      Kitabınızda geçen ifadelerden biri de reform. İran’da reformist olmak neye tekabül ediyor?

      İran’da reformist olmak, devrim sürecinin gerektirdiği yapılanmaları gerçekleştirme amacına tekabül ediyor. Bu anlamda reformistler “solcu”, muhafazakarlar ise “sağcı” olarak adlandırılıyor ve her iki grup da kendi içinde farklı renkler taşıyor. Reformist kesimde savaş cephelerinde bulunmuş Haşim Agaceri gibi gazi aydınlar yanında, Daryuş Şayegan gibi bir liberal, Abbas Kiyarüstemi gibi bir sinemacı da var. Reformist kesim, devrimden sonra savaş koşullarının da etkisiyle bir bizden olan-olmayan ayrımının oluştuğu ülke ortamında bütün vatandaşların hukuki eşitliğini savunduğu için, devrime mesafeli kişilik ve kesimlerin de bu harekete destek verdiğini belirtmeliyim.

      Reformistlere göre İran Devrimi, savaşın başlaması nedeniyle sahip olduğu hedefleri açma fırsatı bulamamıştır. 1990’dan itibaren entelektüel ve siyasal alanda kendini hissettiren reformist söylem, savaşın şartlarıyla bütünleşen devrimin şiarlarını ve amaçlarını açma amacına dönük olarak gelişti.

      Kitabınızda üzerinde durduğunuz isimlerden biri de Suruş. Kendisi, 1980’li yılların başında kültürel alanın İslami kimlikle donatılmasında aktif rol oynamış bir kişidir. Daha sonraları da, dinin tarihsel gerçekliği ve öznenin bu tarihsellikteki yeri ile ilgili olarak farklı geliştirmiştir. Suruş, aynı zamanda Rehberin karşısında yer aldığını açıkça ilan eden, Kum’da ev hapsinde tutulmasına karşın ülkenin en itibarlı din adamlarından Ayetullah Montazeri’ye de yakın bir konumda olduğu ifade ediliyor. Vahiy konusunda da farklı düşünceleri olan Suruş nasıl bir düşünsel ve siyasal konumlanışa sahip?

      Suruş, “sol” olarak değerlendirilen aydın zümre için önemli bir isim olmakla birlikte solcu bir aydın değildir. Bu da İran’da kullanılan siyasal terminolojinin özelliğiyle ilgili bir tezahür. Basın ve yayın özgürlüğünü istemek, bütün vatandaşların siyasal temsil ve katılım bağlamında eşit haklara savunmasını talep etmek, kadınlara yönelik ayrımcı yaklaşımların giderilmesini savunmak gibi gündem başlıklarıyla sol, İran özelinde daha fazla özgürlük ve katılım talep eden siyasal çizgilerin ortak adı olarak görünüyor.

      Suruş’un savaş koşullarında yeni bir muhteva kazanan ve dış düşman tehditi üzerinden şekillenmeyi sürdüren söylemler karşısında Popper’ci fikirleriyle temayüz ettiğini söyleyebiliriz. Her yazarın, her düşünürün çalışmaları, kendi zemininin ve döneminin renklerini ve seslerini taşır. Suruş’un çalışmalarında da ülkesi içindeki faaliyetlerinin kısıtlanmasının getirdiği bir tepkiselliği, tabu kırıcı tavrı okumak olası.

      Tabii bir de şu var: Kendileri ilk dönem İslam devrimi içinde yer alan isimlerin Suruş, Mahbelbaf gibi devrime dönük eleştirileri hangi noktalarda odaklanıyor? Suruş’un Şeriati eleştirileri bir yandan da kendi geçmişi ile hesaplaşması olarak okunabilir mi?

      Suruş Mutaharri ile Şeriati arasında bir yerde duruyor, dindar bir aydın olarak. Elbette dini aydın denilince de İran’da Şeriati akla gelirdi, Suruş ilk kitaplarını yayınlamaya başladığında. Dolayısıyla Suruş için bir Şeriati fenomenini soğukkanlı bir çözümlemeyle aşma çabasından söz etmek yanlış değildir. Kimi düşünce ve yorumların özde aynı olsalar da kimi dönemlerde farklı suretlerde görünebileceklerini bilebilecek bir aydın Suruş. Ama elbette geriye doğru her okuma bir hesaplaşmayı da içinde barındırır, yeteri kadar yürekli olunabiliniyorsa.

      Mahmelbaf ve Suruş gibi aydınların eleştirilerinin devrime dönük olduğunu sanmıyorum. Bu konuda bir algı karmaşası yaşanır genelde. Her iki kişiliğin de temelde İslam devrimini hala desteklediğini sanıyorum. Sanki Ahmedinejat devrimci de Hatemi değil mi? Haziran’da yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi için reformist kesimden adaylığını koymaya ikna edilen Mir Hüseyin Musavi değil mi? Tersine, Ayetullah Humeyni yıllarca Mir Hüseyin Musavi’yi “taş kafalılar” diye isimlendirdiği temelci muhafazakar kesimlere karşı savundu. Onlar, devrimin “egemenlikçi” diye isimlendirdikleri bir kesimce manipüle edilmesi tehlikesine yöneltiyorlar eleştirilerini. Bu arada hep doğru şeyler mi söylüyorlar? Elbette hayır. Çünkü susmuyorlar ve düşünüyorlar. Taklit etmiyor, fikir, siyaset ve sanat üretiyorlar.

      Suruş’un İslamcılığa dönük eleştirileri ile hemen hemen eşzamanlı gelişen İslamcılık eleştirileri arasında ilişki kurulabilir mi?

      Suruş’un eleştirileri, yukarıda da değindim, iki boyut taşıyor. Bir yanıyla siyasal mekanizmayı özgürlükleri kısıtladığı için eleştiriyor. Diğer taraftan, medrese eğitiminin kendini yenilemesi yönünde büyük bir eleştirisi var. Bu eleştirilerin kimilerini zaman zaman İranlı din adamlarının da dile getirdiği oluyor.

      Fukuyama Tarihin Sonu ve Son İnsan“da liberal kapitalist demokrasinin en sonunda ideolojik rakiplerinin hepsini yenilgiye uğratmayı başardığını ve Sovyetler Birliği’nin çöküşü, Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve Doğu Avrupa Bloğu’nun dağılması ertesinde “liberal Batı demokrasisinin” diğer siyasi seçeneklerin tümüne üstün geldiğini savunmaktadır. Bunun neticesinde de, çekişen fikirlerin ideolojik muharebe alanı olarak “tarih” en nihayetinde son bulmuştur. Fukuyama’nın dediğine bakılırsa, bunu kendisine Hegel öğretmiştir. İranlı aydınların özellikle doksanlı yıllardan itibaren Fukuyama’nın tezini doğrularcasına liberal kavramlara yöneliyor olmasını nasıl açıklarsınız?

      İranlı aydınların liberal kavramlara yönelmesinde, en azından bir kısmı için söylenebilir bu, ülkelerindeki kapalı ve bazı bakımlardan kısıtlayan atmosfer etkili oluyor kanımca. Hegel revaç buluyor, Heidegger aynı şekilde. Küçük mutluluklar ya da gündelik hayatın ayrıntıları yüceltiliyor. Belki bu devrimin ardından sekiz yıl süren savaş boyunca ülkelerinde hakim olan atmosferin savaşın ardından da sürdürülmesi yönündeki eğilimler karşısında bir tepki. Savaş olmasaydı, devrimciler şiarlarını daha doğru bir şekilde açma şansına sahip olacaktı. Oysa savaş nedeniyle devrimin başlangıcına özgü olan şiarlar ve kurallar bütün zamanlar için sabitleştirilmiş gibi oldu. Oysa sürekli devrim diye bir şey var. Bağlamları, olguları ayırt eden, genç kuşaklarla iletişim kurmayı başaran bir devrimcilik anlayışından söz ediyorum.

      Azer Nefisi’nin Tahran’da Lolita Okumak kitabı Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi’ne ve bu proje kapsamındaki emperyal emellere hizmet etmeye dönük bir amacı içinde barındırıyor. Kitabınızda bir toplantıda bu kitapla ilgili konuşan İranlı bir akademisyenin kitaba dönük eleştirileri de yer alıyor. Bu kitabın yazarı ve kitap hakkında siz ne düşünüyorsunuz? Bu kitap İran’da yayımlandı mı?

      Hayır, İran’da yayımlanmadı. Bu kitabın, İranlı okuyucu için yazılmadığını düşünüyorum zaten. Oryantalist feminizm diye bir şey var, İranlı sosyolog Roksana Behramitaş’ın da söylediği gibi. Neden Nabakov’un başka bir kitabı değil de Lolita... Azer Nefisi de çok uç gibi duran iki olguyu yan yana getirerek dikkat çekmeye dönük bir kitap yayınlamaya çalışmış. Kitapta yer alan pek çok paragraf, abartılarla yüklü. Her ülkede benzerine rastlanacak olgular ya da hadiseleri İran’a ve devrimden sonraki atmosfere mal etmeye çalışmış Nefisi. Bilimsel olarak da edebiyat açısından da dayanıksız bir eser ortaya çıkıyor bu durumda.

      Kahramanlıkla ilgili konulara da değiniyorsunuz kitabınızda. Şeriati Hz. Ali’nin efsaneleştirilerek Rüstemleştirilmesi sürecinden söz eder. İslam devriminin Pers mitolojisi noktasındaki eleştirel tutumunu kaybetmesi İran’daki devrimin idealleri ile ulus devlet arasında sıkışıp kalmasının da bir göstergesi gibi. Ne dersiniz?

      Bunlar doğal süreçler sanırım. Bir devrimin gerçekleşmesi büyük reddiyelerle mümkün oluyor. Ya da devrim halet-i ruhiyesi, ideallerinin dışında her kültürel olguyu yok saymaya götürüyor. Fakat zaman içinde devrimin şiarları, hedefleri ile oluştuğu zemin arasında bir sentez çıkıyor ortaya. Bunun böyle olması da gerekir. Hiç bir toplum gökten zembille inmiyor çünkü. Yerel değerlerin tasfiyesi değil, tashihidir önemli olan.

      90’lı yılların başında İran’da Farsça’nın geliştirilmesi ya da Farsça konuşan ülkelere yönelik bir yeni çaba gündeme gelmişti. Savaşın bittiği yıllar. Artık kültüre, alt yapı çalışmalarına bir yönelme var. İstanbul’da bir dergi ortamında bundan söz ettiğimde radikal arkadaşların şaşkınlıkla karşıladığını hatırlıyorum. İslam devrimi gerçekleştirmiş bir ülke de Farsça’nın gelişimiyle mi ilgilenir...

      Son romanınız Seni Dinleyen Biri“nde de bu temaya ağırlık veriyorsunuz, devrimciliğin yıkıcılık ve tarihin inkarı olarak algılanışını. Bu yetersizlikten ileri gelen bir tepki hali midir?

      Kuşkusuz yetersizlik de var ama tam tersi de doğru. Osmanlı gibi koca bir imparatorluğunun süreğinde yer alıyorsunuz, ama her taraftan size ulaşan metinler, söylemler, çağdaş dünya için yetersiz, eksik, kusurlu, problemli, donanımsız olduğunuzu haykırıyor. Ayrıca iki türlü tarihin varlığı da genç kuşaklar açısından kafa karıştırıcı gerçekten. Resmi tarihler her zaman zafer kazanmış olanların tarihidir. Bunu fark ettiğinizde, tarihin ve mevcut yazılı kaynakların gerçekliğini sorgulamaya başlıyorsunuz.

      Romanın Zamanı başlıklı yazınızda Yaralı Bilinç yazarı Daryush Shayegan’ın romanından söz ederken İran’da kısa öykünün de geliştiğini ifade eden ifadeler var. İran edebiyatında özellikle kısa öykü ve öykü türünde izlediğiniz yazarlar var mı?

      Açıkçası İran’la ilgili okumalarım daha ziyade gazeteler ve dergilere yoğunlaşıyor, daha fazlası için vakit bulamıyorum. Tanımaya çalıştığım yazarlar oldu. Hidayet, Samed Behrangi, Celal el-Ahmet, Furuğ ve Simin Danişver gibi yazarları zaten eskiden de okurdum. 80’lerden bu yana eser veren hikaye ve roman yazarları arasında bana yakın gelen iki hikaye yazarı, Münire Revanipor ve Şiva Erastui oldu. Revanipur’un deli-dolu esrik yazışı, Erastui’nin ise postmodern gizemi metalaştırmadan kullanma becerisi ilgimi çekti.

      Şiirde önemli bulduğum bir isim, geçen sonbaharda vefat eden Tahire Saffarzade oldu.

      Sinemaya değinmeksizin İran’ı anlamak mümkün değil. Sinemasal Göstergeler bölümünü okurken aklıma İranlı yönetmenlerin dünyaya mal olmuş yönetmenlerle ilişkilerinin nasıl olduğu geldi. Akira Kurosava, Ingmar Bergman, Elia Kazan vb. usta yönetmenlerle araları nasıl İranlı sinema yönetmenlerinin?

      Şunu belirtmeliyim. Yakın Yabancı“daki Sinemasal Göstergeler bölümü, sınırlı bir içeriğe sahip. Bu alanda yazdığım ve yazmayı tasarladığım pek çok yazıyı, inşallah İranlı yönetmenlerle ilgili olarak hazırladığım kitapta değerlendireceğim.

      Devrim sonrası sinemacılar kuşağı, dünya sinemalarını çok iyi tanıyor. Devlet bu konuda sinemacılara büyük destek verdi. Farabi kurumu bu alanda bir okul gibi çalıştı. Başta Mahmelbaf olmak üzere devrim sonrasının önemli yönetmenlerinin ilk eserlerinde dünya klasiklerinin, özellikle İtalyan yeni-gerçekçi sinemanın büyük etkisi var. Kiyarüstemi üzerinde Jean-Luc Godard’ın etkisi bilinir. Gerçi bu etki daha ziyade biçimseldir. Kiyarüstemi Godard’a göre iyimser bir bakış açısına sahiptir.

      İranlı bazı sinemacılar Yılmaz Güney’in Yol filmine atıfta bulunurlar. İlk yapıtların ardından gelen eserlerde bu etkiler silikleşiyor gerçi.

      Kitabınızda sinema kadar İran şiiri ve şairleri de yer alıyor. Nima Nuşiç, Furuğ başta olmak üzere hem modern İran şairlerine hem klasik Fars edebiyatı şairlerinden söz ediyorsunuz. İranlıların şiiri çok ciddiye aldığı söylenir. Amerikalılar için caz ne ise İranlılar için şiirin o olduğu söylenir. Ne dersiniz?

      Sanırım doğruluk payı var bu tespitin. Belki alfabe sürekliliğin de etkisiyle İran halkının klasik kültürleriyle ilgisi bir hayli canlı. Hafız üzerine yazdığım yazılarda bunu ortaya koyan örneklere yer verdim. Solcu sanatçılar bile, Türkiye’de sol kesimin mesela divan edebiyatını reddettikleri, Osmanlı tarihini büyük bir genellemeyle tarihin çöp kutusuna atmaya yöneldikleri bir dönemde, Hafız okumaları yapmak için bir araya gelirlermiş. Güçlü İran şiirinin, şiire yönelen genç kuşağın özgün bir şiir kurmada en büyük engel olduğu söylenir. Belki de bu nedenle Ali Şeriati, Meşhed yıllarında elinde modernist şairlerin kitaplarıyla dolaşmıştır. Bu Şeriati’nin mesela Mevlana okumadığı anlamına da gelmez. Bakıyoruz Paris yıllarında Mevlana oluyor bir sığınağı.

      Abbas Kiyarüstemi İranlı şair dostu Sohrab Sepehri’ye şükran duyduğunu ifade eder. Sinema ile İran şiiri arasında gerçekten çok belirleyici bir bağ var mı?

      Kiyarüstemi özel bir yönetmen, şahsen tanışmış olmaktan onur duyacağım bir insan. Onu tanıdığımda, büyük sanatçıların aynı zamanda erdem sahibi kişilikler olduğuna bir kez daha inandım. O eserler, tabii diyaloglar, “Dostun Evi Nerede?” gibi bir film başka türlü ortaya çıkmazdı. Kiyarüstemi Hafız ve Sadi’nin kitaplarından derlemeler yapıyor, kendisi de şiir yazıyor ayrıca. Bu nedenle de onun sineması şiirden doğrudan beslenir. “Rüzgar Bizi Az Kalsın Götürüyordu”, ismini Furuğ’a borçlu bir filmdir. Şiir etkisini pek çok İranlı yönetmende izlemek olası. Bu da tabii, yapıcı bir etkileşim. Sonuçta İran büyük şairlerin ülkesi.

      Abbas Kiyarüstemi 2005 İran cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kendisine 1979 devriminin idealizmini hatırlattığı için Ahmedinejad’a sempati duyduğunu ancak seçimlerde onun yarısı kadar bile sempati duymadığı Rafsancani’yi destekleyeceğini açıklamıştı. Şunu sormak istiyorum: İran’daki sanatçıların siyasetle ilişkileri nasıl?

      Sanatçılar siyasetle ilgililer her zaman. Reformistlerin zaferinde sanatçıların Hatemi’ye verdiği desteğin rolü büyüktü, bunu Şark’ın Şiiri’nde anlattığımı hatırlıyorum. Genel olarak İran halkı siyasallaşmış bir halktır. Kendileri de bunu sıklıkla, biraz da yakınarak ifade ederler, biz çok siyasileştik diye. Bu, sanatçılar için de geçerli. Siyasallaşma, sanat eserinin siyasal söylem tarafından örtülmesi anlamına da gelmiyor elbet. Bu hassas ayrıntıyı çok iyi görüyor İranlı sanatçılar. Şimdi önümde duran bir gazetede yer alan Mecid Mecidi’yle ilgili bir haberin başlığını aktarayım size. Mecidi, kendisini hükümet için çalışan bir yönetmen olarak gösteren haberler karşısında çok hassas. Yenilerde (2008 Ekim ayı başlarında) bazı gazetelerde yer alan, Ahmedinejat bağlamında bir film yapacağına ilişkin haberleri şöyle tekzip ediyor: Ben Sayın Cumhurbaşkanı’nın halkçı kişiliğine saygı duyuyorum. Fakat, hükümetler gelip geçer, sanat eserleri kalır. Sanatçıların onuru, gelip geçici olan hükümetler için film yapmaktan çok daha yukarılarda olmalıdır.”

      Mecidi devletin sinemacılara yaklaşımını ise şu sözlerle eleştiriyor bu haberde: “İki yıl kadar önce Rehber’i ziyaretimizde kendileri bize ülkenin gelişmesinin anahtarının sinemacıların elinde olduğunu söylemişti, fakat geçen şu iki yıl içinde bize bir deponun kilidi olsun verilmedi.”

      Yeri gelmişken Mecidi’nin Abdülkerim Suruş’a yönelik eleştirilerini de aktarmak isterim. Suruş’un 2008 Mart ayı başlarında bir Hollanda radyosunda yayımlanan röportajı sırasında “Kur’an-ı Kerim’in Hazret-i Muhammed’in zihninin üst seviyede denilebilecek şiir misali bir ürünü olduğunu, Kur’an’ın oluşumunda Peygamber’in mihveri bir rolü bulunduğunu, dolayısıyla Kur’an’ın nazil olmadığı, beşer kelamı olduğunu” öne sürdüğü açıklamalarını, basına verdiği demeçlerle eleştirdi Mecidi. Suruş’un Kur’an’ın bir tür şiir gibi Peygamberin vücudunda oluştuğu anlamına gelebilecek açıklamalarını, İslam Peygamberine yapılmış “cahili” bir hakaret olarak yorumladı.

      Siz de Ahmedinejad’la ilgili yazılar yazdınız. Ahmedinejad’ı Muhsin Mahbelbaf’ın en popüler filmlerinden biri olan “Kutsanmışların Evliliği” (1989) filminin baş kişisi Hacı ile, Cafer Penahi’nin “Kan ve Altın” (2003) filminin başkişisi olan Hüseyn arasında koşutluk kuran yaklaşımlara nasıl bakıyorsunuz?

      Zorlama benzetmeler bunlar gibi geliyor bana. Hacı naif, içe dönük, mütevazı bir kişilik, Ahmedinejat ise popülist bir siyasetçi. Kan ve Altın’ın Hüseyin’i lümpen biri. Savaşta yaralanmış olması, ideolojik bir alt yapısı olduğu anlamına gelmiyor.

      Devrimin otuzuncu yılında İran’da devrimin yönü hakkında nasıl bir öngörüde bulunursunuz?

      İran devrimi başlangıçtaki şiarlarını bilge siyasetçilerinin icraatlarıyla açma çabasını sürdürdüğü takdirde, dünya halklarına ve insanlığa evrensel bildirimlerde bulunabileceği bir derinlik kazanmayı da sürdürecektir. Bunun olmazsa olmaz koşulu elbette yukarıda ifade ettiğim gibi reformist siyasetçi ve yazarların da hep gündemde tutmaya çalıştığı siyasal anlamda geniş katılım ve basın-yayın özgürlüğü gibi başlıklardır.

      Söyleşi için teşekkür ederim.

      Ben de teşekkür ederim.


      HAKKINDA YAZILANLAR

      Yakın Yabancı: Kapı Komşumuz İran


      Vedat Aydın, Virgül 128, Mayıs-Haziran 2009, s. 68.

      Cihan Aktaş’ın eserlerini okuyanlar onun ne kadar titiz bir yazar olduğunu görmüşlerdir. Ele aldığı konuyu en ince ayrıntısına kadar inceleyerek okuyucunun karşısına çıkması bu cümledendir. Gündelik hayatta dikkatlerden kaçmış, üzeri örtülmüş pek çok konu, araştırma inceleme kitapları kadar hikaye kitaplarıyla da tanınan Aktaş’ta dikkate dönüşür ve vicdanımızda, toplumsal bilincimizde iz bırakacak şekilde ele alınır. Kimi zaman bir nakışta dile getirilmeye çalışılan genç kızların hülyaları, kimi zaman toplumsal hayatı tehdit eden köprü altı çocukları bu izleğe takılan zincirin halkaları olarak karşımıza çıkabilir. Yazarın deyimiyle bu, “yitikliğin içinde buluşlar hazırlayan bir yürüyüş”ü göstermektedir.

      İran, Türkiye’nin doğusunda yer alan sınır komşumuz bir ülke. Sınır komşusu olmakla kalmayıp, tarihsel ve kültürel bağları ülkemizle çok güçlü bir toplum. Yakın tarihte önemli bir devrim gerçekleştirmiş İran’ın, Türk entelijansiyası tarafından yeteri kadar incelendiğini söylemek güç. Büyük bir önyargı ile yaklaşılan bu ülke kulaktan dolma bilgilerle ele alınarak Türk okuruna bir karartma ile sunulmak istenmektedir. Bu bilinen yaklaşımı geçersiz kılacak bir kitap yayımlandı şimdilerde. Yakın Yabancı adını taşıyan bu kitap, İran’da yaşayan Türk yazar Cihan Aktaş tarafından kaleme alındı. Kitap sırasıyla Dünyalar Arasında: Anmak, Düşünmek; Karşılaşmalar, Şöyle ya da Böyle; Anlayış Dönüşümleri; Yolların Günlerin Tanıklığı; Yakın Yabancı ve Sinemasal Göstergeler başlıklarını taşıyan altı bölümden oluşuyor.

      Kitabın önemli bir kısmı daha önce çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanan yazılardan oluşmaktadır. Yazıların bir araya getirilerek dört yüz sayfalık hacimli bir kitap olarak okuyucuya sunulmuş olması önemli bir boşluğu dolduracağa benziyor. İran hakkında gazete manşetlerini süsleyen haberlerin ötesinde bilgi sahibi olmak isteyenlerin çok şey öğrenebilecekleri bir kitap Yakın Yabancı. Yazarın bilgi, gözlem, anı, tespit, eleştiri, mukayese, tanıklık süzgecinden geçirerek ele aldığı konular okurun ufkunu açacak nitelikte. Hiçbir toplum kendi içinde homojen bir yapıya sahip değildir. Kitap dikkatle incelendiğinde, İran’ın kendi içinde taşıdığı düşünsel ve toplumsal farklılıkların, pek çok ülkede görülmeyen zenginlikte yaşandığı görülecektir. İki önemli tarihsel dönüşüm yaşayan İran, Pehlevi Hanedanlığı’nın ardından 1979 tarihinde Batı emperyalizmin kolay hazmedemeyeceği İslam Devrimiyle yepyeni bir dinamizm, toplumsal hareketlilik kazanan bir ülke halini alır. Devrimden sonra dünyanın gözünün çevrildiği ülkenin lideri Ayetullah Humeyni, sadece ülkesine karşı savaş ilan eden Batı ülkeleriyle mücadele etmekle kalmaz, kendi ülkesi içinde devrim karşıtları ve tutucu muhafazakâr çevrelerin de tepkilerine muhatap olur. Söz gelimi, “Devrimin başlarında birileri İmam Humeyni’nin yanına geldiler ve üniversiteleri İslamileştirmek için dersliklerde kız ve erkek öğrenciler arasına bir duvar çekilmesi gerektiğini söylediler. Bu talep İmam’ı o denli kızdırdı ki tezlikle bu girişimin engellenmesini istedi” (s. 79). Bu çok yönlü kıstırılmış ülkede, milyonların umutlarına cevap verecek bir lider ve yönetim, devrimin başlangıcından itibaren çok hareketli günlerin yaşanmasına tanıklık edecektir.

      Kitapta devrim sonrası değişen toplumsal hayat tarzı her aşamada ele alınmış sayılır. Devlet bürokrasisinden gündelik yaşama, üniversitelerden dini kurumlara, sinemadan sokağa, gecekondulardan güzellik salonlarına, dil kurslarına, fuarlara, kütüphanelere, seminerlere, düğünlere, trafik sorununa, yurt dışında yaldızlı bir hayat hayali kuran göçmenlere, şehirleşmeye, müziğe, edebiyata, yayıncılığa, minyatüre, parklara, hava kirliliğine, sendikacılığa, düğünlere, motosiklet kullanımına, İranlılara has yas’a… kısaca güçlü bir toplumsal hayatın ortaya çıkarabileceği hemen her konuya değinilmektedir Yakın Yabancı’da. Kitabı ayrıcalıklı kılanın da bu özelliği olduğunu söylemek gerekir. Yazarın bizzat içinde yaşadığı toplumu, ayırt edici bir gözle ele alması ve bir güçlü anlatımla okuyucuya sunması dikkate değerdir. Örneğin Türkiye’de bazı yazarlarının bir ölçüde ellerini ovuşturarak Abdulkerim Suruş’un kimi görüşlerini derin bir çatlak olarak dillendirmeleri karşısında Aktaş, Suruş’un görüşlerinin fikrî temellerini, ele aldığı konuları hangi bağlamda dile getirdiğini derinlemesine incelemektedir. İran’ın insanı şaşırtan dinamik yapısının ilginç örneklerine de rastlamak mümkün kitapta. Örneğin, Devrim Muhafızları Kurumunun eski başkanlarından Muhsin Rızai’nin oğlunun Amerika’ya kaçması, bunun karşısında bir örnek olarak, yönetmen Mesut Kimyayi’nin Amerika ve Kanada’dan Amerikan karşıtı bir söylemle geri dönüş yapan oğlu… (s. 304) uç bir örnek olarak kitapta yer alıyor.

      Daha önce de Dünün Devrimcileri Bugünün Reformistleri: İran’da Siyasal, Kültürel ve Toplumsal Değişim ve Şark’ın Şiiri: İran Sineması kitaplarını yazan Cihan Aktaş, Yakın Yabancı’nın son bölümünde İran sineması üzerine gözlemlerini aktarıyor. Yazar, “Kiyarüstemi’nin 1990’da kuzeyde, Rudbar yöresinde gerçekleşen 7.7 ölçeğindeki ve 50 bin canın kaybına yol açan depremin ardından hayata dönüşü anlatan ‘Hayat Devam Ediyor’ isimli pastoral filmini seyrettiğinde”, çocukluğunun geçtiği deprem şehri Erzincan’ı hatırlar. Keza savaş sinemasını konu alan yönetmenlerden Mollagalipor’un 1987 yılında kimyevi silahın yaygın etkilerini konu alan “Gece Uçuşu” filminden bahseder. (s. 383). İrfani sinemanın başarılı yönetmenlerinden Rıza Mirkerimi ile Mecid Mecidi’den söz ederken bu sinema üzerine şu önemli tespiti yapar yazarımız: “İrfani sinema bir bakıma, kendini çıkmazda hisseden çağdaş insana semavi bir pencere açabilmeyi amaçlıyor.” (s. 375)

      Yakın Yabancı, sınır komşumuz İran hakkında, devrim öncesinden günümüze uzanan tarihsel ve kültürel birikimi büyük bir ustalıkla ele almaktadır: Gündelik hayattan, kültür ve sanata; siyasetten, sinemaya; sokağın nabzından, camilere, medreselere, konferans salonlarına, kısaca toplumsal hayatın her kademesine yetkin bir bakışın çarpıcı tespit ve yorumlarını içeriyor.”

      Stok Kodu
      :
      9789753557412
Kapat