Sepetim (0) Toplam: 0,00
%30
Müşahedat Hasan Aycın

Müşahedat

Liste Fiyatı : 8,00
İndirimli Fiyat : 5,60
Kazancınız : 2,40
Havale/EFT ile : 5,32
Müşahedat
Müşahedat
İz Yayıncılık
5.60

Hasan Aycın, gülmenin özüne inmek için değil, gülmeye dokunarak asıl olgu ve olayları dışlaştırmak için çizgiyi, çizgi sanatını seçmiştir; kendini, “insan-şey-olay”ı, hayat anlayışını, dünya görüşünü ifade etme zorunluluğuyla, “Ya ben öleyim mi söylemeyince” ya da “Sevdiğimi söylemezsem sevme derdi beni boğar” diyen Yunus Emre’yi izlemek zorunda kalmıştır.
Elinizdeki kitap, “Çizer Hasan Aycın’ın” değil, “Hasan Aycın olan çizer”in söz konusu zorunlulukları açtığı, açıkladığı “su gibi” metinlerden oluşmaktadır.


HAKKINDA YAZILANLAR

Müşahedat: Bir Hayatın Tanıklığı

Cemile Sümeyra, Hece, Sayı: 132, Aralık 2007, s. 120-122.

Özyaşam öyküleri, bir kişinin kendi hayatını kaleme alması şeklinde tanımlansa da olayların geçtiği dönemin, toplumun ve muhitin izlenmesi, değerlendirilmesi açısından önemli kaynak eserlerdir aynı zamanda. Bu eserlerde tanıklık ‘gözlem’le başlayıp anlamlandırmakla noktalanır. Hayata tanıklık olarak da değerlendirilebilecek olan bu eserlerde, entelektüeller, yazarlar, sanatçılar uzak duramamışlardır. Önemli ayrıntılarla bezenmiş, derin, incelikli ve anlamlı bir metin olarak ortaya çıkan yaşam öyküleri, okura da büyük-küçük ama insani olmasından ötürü mühim deneyimlere tanık olma, kendi yaşamında da bu deneyimlerden faydalanma imkânını sunar.

Türk çizgi sanatının önemli isimlerinden Hasan Aycın, kendi yaşam öyküsünün, özellikle çocukluk yıllarına karışlık gelen bölümünü Müşahedat adlı eserinde (İz yay., İstanbul, 2007) anlatmaktadır. Eser, yazarın kendi yaşam öyküsü anlatılırken hayatına tanık olduğu yakın ve uzak çevresindeki insanların yaşamları, serüvenleri, sevinç ve ıstırapları da anlatılmaktadır. Bu anlatımlar sırasında bir dönemin, toplumsal hayatı değişimleriyle, siyasi çalkantılarıyla kişilerin hayatına yansıdığı boyutta ele alınmıştır. Balkanların Osmanlı’nın elinden çıkışına bağlı olarak gelişen kimi olaylar; örneğin büyük göçlerin yaşanması, ailelerin bölünmesi, hatıraların parçalanması, hayatların parçalanması, kopukluklar, hasretlikler, sevinçler, kişiler etrafında anlatılmaktadır. Dolayısıyla eser, bir çocuğun tanıklığının yanı sıra baba ve dededen oluşan üç kuşağın tanıklıklarını da kapsamaktadır. Tanıklık, anne, baba, dede karakterlerinin nazarında bütün Muhacirlerin hayatlarını da kuşatmakta ve yansıtmaktadır. Çocuk büyürken, dedeyi ve köyün yaşlılarını dinlerken, etrafında olup biteni izlerken adeta şahitlik yapmakta, tanık olmaktadır.

Hasan Aycın’ın Müşahedat’ı çocukluğunun geçtiği köyü ve köyün insanını anlatmakla başlar. Doktorlar tarafından tedavi edilemeyeceği söylenen çocuk, sekiz yaşına kadar yürüyememiştir. Yürüyememenin bir sonucu olarak sıkı bir gözlemci haline gelen çocuk, kendine anlatılan masallar, menkıbeler, hikâyeler, peygamber öyküleri ile kendi gözlemlerini birleştirerek muhayyilesini oluşturmuştur. “Gökyüzüne bakmaktan gözleri kamaşıyor; gurupları izliyor, ışıktan atlara binip ufukların ötesine geçiyor. Yıldızların altında geç saatlere kadar unutuluyor bazen, seslerin kırbacında hükmetmeye çalışıyor”. İlerde çizgi sanatında bir usta haline gelecek çocuk, sanatını yürüyemediği yıllarda edindiği muhayyile ile inşa etme imkânına kavuşmuştur.

Aycın’ın yakın çevresindeki insanların hayata bakışı ve halleri, yakın çevresinin kültürel ve psikolojik yapısı hem o dönemin insanının kimlik özelliklerini vurgulaması hem de modern insanın açmazlarını hissettirmesi bakımından önemlidir. Aycın’ın çocukluğunu hareleyen bütün karakterler, anne, baba, dede, nine, yeğenler ve komşu kadınların ortak özelliği iman, acz, hak, saygı… gibi modern insanın zamanla kaybettiği/kaybetmeye yüz tuttuğu değerleri içselleştirmeleri ve hayatlarını bu değerler üzerine kurmuş olmalarıdır. Çocuğunun ölümünün ardından ‘oğlumun ruhunu incitirim’ diye ağlayamayan anne, devasız bir derde yakalandığı söylenen çocuğun hastalığı karşısında da aynı tavrı koruyor. ‘Bacaklar da yaralar uç verdikçe ruhlarına pırıl pırıl bir acz akıyor.’ Bu tevekkül, şükür, yalınlık, iman, Allah’a sığınış halleri sadece anneye has değil. Bütün köy halkını kuşatmaktadır bu değerler. Anneyi teselliye gelen kadının dilinden dökülenler, bu psikolojinin beslendiği kaynakları da göstermektedir: “İhtiyar bir komşu kadın anneye sabır telkin ederken çocuğa da sayısız masallar anlatıyor. Elinde öreke, sürekli yün eğiren ve nefesi çok güzel kokan bir başka ihtiyar kadın da cenneti anlatıyor. Arada ilahiler söylüyor. Anlatılanlarda melekler var, peygamberler var, Hızır var, Ömer var, Ali, Hasan, Hüseyin var, mübarek, şerefli, kutsal, aydınlık, keremli şehirler, Hoca Nasrettinler, Keloğlanlar var.” Yıllar sonra bir düğün evinde şifaya vesile olacak bir kadınla karşılaşılıyor. Annenin o anki hali ‘Nicedir ilk kez cennet gibi gülümsediğini görüyor onun. Tevekkül ve tebşir dolu bir sesle kulağına fısıldıyor…”

Köy hayatını, paralel hayatlar gibi, besleyen damar, hayatın algılanışı, hayata bakış ve bu algının gelenek çerçevesinde korunmasıdır. Köy hayatı küçücük evlere rağmen, küçük mekânlara karşın küçülmeyen gönüllerin hikâyesiyle örülüdür. Henüz kahvelerin olmadığı o dönemde toplanmak için düzenlenmiş özel odalar veya cami odalarında paylaşım doruk noktadadır. ‘Kendi sofralarında hangi yemek bulunuyorsa odaya da ondan gönderirler.’ Paylaşımda esas ilke ummak değil, bulmaktır. Evler birbirinin güneşini engellememe, mahremiyetine karışmama ilkesi etrafında inşa edilmiş olup, odalarında da kullanışlılık ve sadelik dikkate alınmıştır. Küçüklerin ve büyüklerin dünyası ayrıştırılmamış, iç içe kılınmıştır. “Ocakbaşlarında, odalarda, tarlalarda, meralarda, değirmenlerde, iki insanın olduğu hemen her yerde, savaşlar, korkular, göçler, yoksulluklar, özlemlerle yüklü hikâyeler anlatılıyor. Dinleyenlerin hikâyeleri, bu hikâyelerle başlıyor. Gözyaşıyla anlatılıyor, can kulağıyla dinleniyor bu hikâyeler. Kayda geçmeyen, hiçbir referans değeri olmayan; dahası böyle şeylere ihtiyaç duyulmayan, güneşlerle yanmış, ay ışıklarıyla kutsanmış; dinleri ve canları pahasına yurtlarından göçmüş muhacirlerin ezik hikâyeleri” adeta o toplumun hayatının direği, sarsılmaz sütunu olmaktadır. hikâyeler, topluma ortak bir bilinç aşılamaktadır. W. Randall’ın kitabının adında olduğu gibi: Bizi Biz Yapan hikâyeler… hikâyelerin yahut edebiyatın bir topluma nasıl yön verdiğinin, bir kimlik unsuru olarak var olduğunun canlı bir örneği Aycın’ın anlattıkları.

İnsanın insandan mesul olduğu, bananeciliğin görülmediği bir yalın hayat. Herkesi durduran ya da harekete geçiren komşuluk bilinci her tarafı kuşatmış durumda. Bu korunaklı durum, zamanla köy hayatına da nüfuz eden iki unsurla bozulmaya başlamaktadır. Modern hayatın sunduğu teknik imkanların gelişi ve siyasi sorunlar, siyasi tartışmalar. Tek parti döneminin olanca ağırlığında kendi yolunu bulmaya çalışan ama sıkışan bir köy ortamı. Öğretmen-imam gerilimi yahut çatışmasının ortasında kendini bulan köy toplumu. Dedenin bu gerilime tahammül edemeyip köyünü terk edip Balıkesir’e yerleşmesi. Modernizmin zamanla köy hayatını kuşatması. Eskisi gibi olmayan hayat karşısında gösterilen büyük şaşkınlık; yaşlılarda, babalarda, kadınlarda. “Yol geliyor, mesafe mefhumu değişiyor; motorlu vasıtalar geliyor, zaman mefhumu değişiyor; elektrik geliyor, mahremiyet mefhumu değişiyor ve bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Telefon da geliyor. Ayan odasına konuluyor telefon makinesi.” Zaman değiştikçe kuşaklar arasındaki algılayış farkı da belirginleşir. Dedeye ait kitaplar çocukları için anlamlı değildir artık. “Çocukları onun birikimlerini ve hayat tecrübelerini tevarüs edememişlerdi. Torunlarından üniversite eğitimi alanlar olmasına rağmen kitaplarını okuyacak kimsesi yoktu. Zaman zaman iç çekip ‘ben mezara, kitaplar mezata’ diyordu. Kitaplar yıpranmış ciltleriyle, çok çok uzaklardan ve sanki yüzyıllar öncesinden gelen, dillerini dedesinden baka kimsenin anlamadığı yorgun konuklar gibiydiler evde. Yorgun, garip, sakin…”

Tıpkı köy toplumunun muhayyilesini ören hikâyelerde olduğu gibi dedenin anıları ve anlattıkları da, örneğin Bulgar zulmü, Balkan Harbi, savaşlar, göçler vb. hadiseler çocuğun zihin dünyasını örmektedir. Zamanın ezip geçtiği Osmanlı, Balkanlar, Rumeli ve bu dünyaların hayatlarının hızla değişmesi, dedenin ağzından bir bir anlatılır. Türklüğün yahut Müslümanlığın ateşle imtihan edildiği günler, çocuğun hafızasına kazınır böylece. Bütün bu yaşantılar, anlatılar, hikâyeler çocuğun zihin dünyasında karışlık bulur. Çocuk büyürken aynı zamanda büyük bir tanıklığı da büyütür. Her çocuğun tanıklığı gibi Hasan Aycın da o tanıklık etrafında kendi dünyasını örmeye başlar. “Yürüyemediği zamanlarda her şey onun etrafında konumlanırdı; dünya ve ahiretin merkezinde hissederdi kendini. Yürüyüp kırlara vardığında, kırların bir daire-i faside olarak araya giriverdiğini gördü. Bu hiç de beklemediği bir şeydi. Bir gün nasip olur da yürürse yürüyüp gideceğini sanmıştı hep. Her akşam başladığı yere dönüyordu.”

  • Açıklama
    • Hasan Aycın, gülmenin özüne inmek için değil, gülmeye dokunarak asıl olgu ve olayları dışlaştırmak için çizgiyi, çizgi sanatını seçmiştir; kendini, “insan-şey-olay”ı, hayat anlayışını, dünya görüşünü ifade etme zorunluluğuyla, “Ya ben öleyim mi söylemeyince” ya da “Sevdiğimi söylemezsem sevme derdi beni boğar” diyen Yunus Emre’yi izlemek zorunda kalmıştır.
      Elinizdeki kitap, “Çizer Hasan Aycın’ın” değil, “Hasan Aycın olan çizer”in söz konusu zorunlulukları açtığı, açıkladığı “su gibi” metinlerden oluşmaktadır.


      HAKKINDA YAZILANLAR

      Müşahedat: Bir Hayatın Tanıklığı

      Cemile Sümeyra, Hece, Sayı: 132, Aralık 2007, s. 120-122.

      Özyaşam öyküleri, bir kişinin kendi hayatını kaleme alması şeklinde tanımlansa da olayların geçtiği dönemin, toplumun ve muhitin izlenmesi, değerlendirilmesi açısından önemli kaynak eserlerdir aynı zamanda. Bu eserlerde tanıklık ‘gözlem’le başlayıp anlamlandırmakla noktalanır. Hayata tanıklık olarak da değerlendirilebilecek olan bu eserlerde, entelektüeller, yazarlar, sanatçılar uzak duramamışlardır. Önemli ayrıntılarla bezenmiş, derin, incelikli ve anlamlı bir metin olarak ortaya çıkan yaşam öyküleri, okura da büyük-küçük ama insani olmasından ötürü mühim deneyimlere tanık olma, kendi yaşamında da bu deneyimlerden faydalanma imkânını sunar.

      Türk çizgi sanatının önemli isimlerinden Hasan Aycın, kendi yaşam öyküsünün, özellikle çocukluk yıllarına karışlık gelen bölümünü Müşahedat adlı eserinde (İz yay., İstanbul, 2007) anlatmaktadır. Eser, yazarın kendi yaşam öyküsü anlatılırken hayatına tanık olduğu yakın ve uzak çevresindeki insanların yaşamları, serüvenleri, sevinç ve ıstırapları da anlatılmaktadır. Bu anlatımlar sırasında bir dönemin, toplumsal hayatı değişimleriyle, siyasi çalkantılarıyla kişilerin hayatına yansıdığı boyutta ele alınmıştır. Balkanların Osmanlı’nın elinden çıkışına bağlı olarak gelişen kimi olaylar; örneğin büyük göçlerin yaşanması, ailelerin bölünmesi, hatıraların parçalanması, hayatların parçalanması, kopukluklar, hasretlikler, sevinçler, kişiler etrafında anlatılmaktadır. Dolayısıyla eser, bir çocuğun tanıklığının yanı sıra baba ve dededen oluşan üç kuşağın tanıklıklarını da kapsamaktadır. Tanıklık, anne, baba, dede karakterlerinin nazarında bütün Muhacirlerin hayatlarını da kuşatmakta ve yansıtmaktadır. Çocuk büyürken, dedeyi ve köyün yaşlılarını dinlerken, etrafında olup biteni izlerken adeta şahitlik yapmakta, tanık olmaktadır.

      Hasan Aycın’ın Müşahedat’ı çocukluğunun geçtiği köyü ve köyün insanını anlatmakla başlar. Doktorlar tarafından tedavi edilemeyeceği söylenen çocuk, sekiz yaşına kadar yürüyememiştir. Yürüyememenin bir sonucu olarak sıkı bir gözlemci haline gelen çocuk, kendine anlatılan masallar, menkıbeler, hikâyeler, peygamber öyküleri ile kendi gözlemlerini birleştirerek muhayyilesini oluşturmuştur. “Gökyüzüne bakmaktan gözleri kamaşıyor; gurupları izliyor, ışıktan atlara binip ufukların ötesine geçiyor. Yıldızların altında geç saatlere kadar unutuluyor bazen, seslerin kırbacında hükmetmeye çalışıyor”. İlerde çizgi sanatında bir usta haline gelecek çocuk, sanatını yürüyemediği yıllarda edindiği muhayyile ile inşa etme imkânına kavuşmuştur.

      Aycın’ın yakın çevresindeki insanların hayata bakışı ve halleri, yakın çevresinin kültürel ve psikolojik yapısı hem o dönemin insanının kimlik özelliklerini vurgulaması hem de modern insanın açmazlarını hissettirmesi bakımından önemlidir. Aycın’ın çocukluğunu hareleyen bütün karakterler, anne, baba, dede, nine, yeğenler ve komşu kadınların ortak özelliği iman, acz, hak, saygı… gibi modern insanın zamanla kaybettiği/kaybetmeye yüz tuttuğu değerleri içselleştirmeleri ve hayatlarını bu değerler üzerine kurmuş olmalarıdır. Çocuğunun ölümünün ardından ‘oğlumun ruhunu incitirim’ diye ağlayamayan anne, devasız bir derde yakalandığı söylenen çocuğun hastalığı karşısında da aynı tavrı koruyor. ‘Bacaklar da yaralar uç verdikçe ruhlarına pırıl pırıl bir acz akıyor.’ Bu tevekkül, şükür, yalınlık, iman, Allah’a sığınış halleri sadece anneye has değil. Bütün köy halkını kuşatmaktadır bu değerler. Anneyi teselliye gelen kadının dilinden dökülenler, bu psikolojinin beslendiği kaynakları da göstermektedir: “İhtiyar bir komşu kadın anneye sabır telkin ederken çocuğa da sayısız masallar anlatıyor. Elinde öreke, sürekli yün eğiren ve nefesi çok güzel kokan bir başka ihtiyar kadın da cenneti anlatıyor. Arada ilahiler söylüyor. Anlatılanlarda melekler var, peygamberler var, Hızır var, Ömer var, Ali, Hasan, Hüseyin var, mübarek, şerefli, kutsal, aydınlık, keremli şehirler, Hoca Nasrettinler, Keloğlanlar var.” Yıllar sonra bir düğün evinde şifaya vesile olacak bir kadınla karşılaşılıyor. Annenin o anki hali ‘Nicedir ilk kez cennet gibi gülümsediğini görüyor onun. Tevekkül ve tebşir dolu bir sesle kulağına fısıldıyor…”

      Köy hayatını, paralel hayatlar gibi, besleyen damar, hayatın algılanışı, hayata bakış ve bu algının gelenek çerçevesinde korunmasıdır. Köy hayatı küçücük evlere rağmen, küçük mekânlara karşın küçülmeyen gönüllerin hikâyesiyle örülüdür. Henüz kahvelerin olmadığı o dönemde toplanmak için düzenlenmiş özel odalar veya cami odalarında paylaşım doruk noktadadır. ‘Kendi sofralarında hangi yemek bulunuyorsa odaya da ondan gönderirler.’ Paylaşımda esas ilke ummak değil, bulmaktır. Evler birbirinin güneşini engellememe, mahremiyetine karışmama ilkesi etrafında inşa edilmiş olup, odalarında da kullanışlılık ve sadelik dikkate alınmıştır. Küçüklerin ve büyüklerin dünyası ayrıştırılmamış, iç içe kılınmıştır. “Ocakbaşlarında, odalarda, tarlalarda, meralarda, değirmenlerde, iki insanın olduğu hemen her yerde, savaşlar, korkular, göçler, yoksulluklar, özlemlerle yüklü hikâyeler anlatılıyor. Dinleyenlerin hikâyeleri, bu hikâyelerle başlıyor. Gözyaşıyla anlatılıyor, can kulağıyla dinleniyor bu hikâyeler. Kayda geçmeyen, hiçbir referans değeri olmayan; dahası böyle şeylere ihtiyaç duyulmayan, güneşlerle yanmış, ay ışıklarıyla kutsanmış; dinleri ve canları pahasına yurtlarından göçmüş muhacirlerin ezik hikâyeleri” adeta o toplumun hayatının direği, sarsılmaz sütunu olmaktadır. hikâyeler, topluma ortak bir bilinç aşılamaktadır. W. Randall’ın kitabının adında olduğu gibi: Bizi Biz Yapan hikâyeler… hikâyelerin yahut edebiyatın bir topluma nasıl yön verdiğinin, bir kimlik unsuru olarak var olduğunun canlı bir örneği Aycın’ın anlattıkları.

      İnsanın insandan mesul olduğu, bananeciliğin görülmediği bir yalın hayat. Herkesi durduran ya da harekete geçiren komşuluk bilinci her tarafı kuşatmış durumda. Bu korunaklı durum, zamanla köy hayatına da nüfuz eden iki unsurla bozulmaya başlamaktadır. Modern hayatın sunduğu teknik imkanların gelişi ve siyasi sorunlar, siyasi tartışmalar. Tek parti döneminin olanca ağırlığında kendi yolunu bulmaya çalışan ama sıkışan bir köy ortamı. Öğretmen-imam gerilimi yahut çatışmasının ortasında kendini bulan köy toplumu. Dedenin bu gerilime tahammül edemeyip köyünü terk edip Balıkesir’e yerleşmesi. Modernizmin zamanla köy hayatını kuşatması. Eskisi gibi olmayan hayat karşısında gösterilen büyük şaşkınlık; yaşlılarda, babalarda, kadınlarda. “Yol geliyor, mesafe mefhumu değişiyor; motorlu vasıtalar geliyor, zaman mefhumu değişiyor; elektrik geliyor, mahremiyet mefhumu değişiyor ve bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Telefon da geliyor. Ayan odasına konuluyor telefon makinesi.” Zaman değiştikçe kuşaklar arasındaki algılayış farkı da belirginleşir. Dedeye ait kitaplar çocukları için anlamlı değildir artık. “Çocukları onun birikimlerini ve hayat tecrübelerini tevarüs edememişlerdi. Torunlarından üniversite eğitimi alanlar olmasına rağmen kitaplarını okuyacak kimsesi yoktu. Zaman zaman iç çekip ‘ben mezara, kitaplar mezata’ diyordu. Kitaplar yıpranmış ciltleriyle, çok çok uzaklardan ve sanki yüzyıllar öncesinden gelen, dillerini dedesinden baka kimsenin anlamadığı yorgun konuklar gibiydiler evde. Yorgun, garip, sakin…”

      Tıpkı köy toplumunun muhayyilesini ören hikâyelerde olduğu gibi dedenin anıları ve anlattıkları da, örneğin Bulgar zulmü, Balkan Harbi, savaşlar, göçler vb. hadiseler çocuğun zihin dünyasını örmektedir. Zamanın ezip geçtiği Osmanlı, Balkanlar, Rumeli ve bu dünyaların hayatlarının hızla değişmesi, dedenin ağzından bir bir anlatılır. Türklüğün yahut Müslümanlığın ateşle imtihan edildiği günler, çocuğun hafızasına kazınır böylece. Bütün bu yaşantılar, anlatılar, hikâyeler çocuğun zihin dünyasında karışlık bulur. Çocuk büyürken aynı zamanda büyük bir tanıklığı da büyütür. Her çocuğun tanıklığı gibi Hasan Aycın da o tanıklık etrafında kendi dünyasını örmeye başlar. “Yürüyemediği zamanlarda her şey onun etrafında konumlanırdı; dünya ve ahiretin merkezinde hissederdi kendini. Yürüyüp kırlara vardığında, kırların bir daire-i faside olarak araya giriverdiğini gördü. Bu hiç de beklemediği bir şeydi. Bir gün nasip olur da yürürse yürüyüp gideceğini sanmıştı hep. Her akşam başladığı yere dönüyordu.”

      Stok Kodu
      :
      9789753556705
      Sayfa Sayısı
      :
      104
Kapat